15 Aralık 2009 Salı

Rusya


Saat henüz öğleden sonra üç ama iyiden iyiye karardı hava, üstelik mezarlıkta bulunmak duruma iyice kasvetli bir bakış açısı katıyor. Ellerim iki kat yün eldivenin altında sızlamaya başladı ve yarım saatte bir tuvalete gitme ihtiyacı içindeyim. Yün beremin altından sadece gözlerimi kıpırdatarak mezarlıktaki diğer insanlara bakıyorum: Burada ne işimiz var? Bu buz gibi havada, bu kararmaya başlayan gri gökyüzünün altında, bu asık suratlı mezar bekçisinin etrafında ne yapıyoruz biz?

Rusya’ya yani beyaz geceler ülkesine, kışın en soğuk günlerinde yani siyah sabahlar döneminde gelmek aslında tamamen şu önümdeki mezarda yatan zat-ı muhteremin etkisiyle oldu. Bu öyle bir adamdır ki; romanlarında yoksulluğu, yıllarca süren savaşları, insanın içine işleyen Rus soğuğunu, bembeyaz karın altında sokak lambalarının aydınlattığı Neva nehri kıyısında buluşan sevgilileri anlatmıştır. Rusya’yı başka türlü düşünmeyi imkansız kılmıştır. Dostoyevski’nin mezarının önündeyim, bana Rusya’yı anlatan adama elimdeki taze çiçekleri sunuyorum. Romanlarına uygun bir mizansende, inceden bir kar başlıyor.

St.Petersburg, onun zamanlarında çarlık Rusya’sının başkentiymiş. İçinden Neva nehrinin geçtiği, sokaklarını kanalların ve köprülerin süslediği bu kent çarlıktan bolşevik devrimine, sosyalizmden Dolce&Gabana’ların her köşe başında mantar gibi yayıldığı günümüz metropolitanına kadar bir çok dönem görmüş, geçirmiş. Park ve bahçeleri, katedralleri ve içinde 1000’den fazla odası ile binlerce sanat eserini barındıran Hermitaj Müzesi’nin bulunduğu kışlık saray gibi tarihi yerleri gezmek en az 3-4 gününüzü alıyor. Tüm bunları neredeyse 6 saate dek inen gün ışığı altında ve eksi 15’lerde seyreden sıcaklıklarda yapmaya çalışmak da ayrı bir mücadele. Neyse ki kanal kıyılarında, bizim “Köşem Meyhanesi” tipinde ufak kafeler size sıcacık kahve ve rus kurabiyeleri eşliğinde tekrar yola düşme gücü veriyor.

St.Petersburg’da klasik bir gün, sabah karanlığında başlıyor. Bizdeki trafik problemi, Rusya’da yerin altında. Metro istasyonları işbaşı ve iş çıkışı saatlerinde gerçekten problemli yerler. Fakat St.Petersburg’un tadına varmak, aslında metro kullanmayı hiç gerektirmiyor. Eğer kalın giyindiyseniz ve her saat başı sıcak içecek takviyesi yaparsanız, benim gibi tüm gün asfaltı tepebilir ve şehir merkezi Nevsky Prospect’ten kanal boylarını takip ederek geniş daireler çizebilir ve turist otobüsleriyle göreceklerinizden çok daha fazlasını yaşayabilirsiniz.

Kaçırılmaması gerekenler; İsa’nın Dirilişi Kilisesi ve önündeki bit pazarı ile en az bir tam gününüzü alacak Hermitaj Müzesi ve kentin sağına soluna serpiştirilmiş köprüler, kiliseler, mezarlıklar. Cuma akşamları onlarca gelin-damadın toplanıp şampanya patlattığı kızıl renkleriyle göze batan sütunların bulunduğu Vasilevsky adası’nın doğu ucuna gidip kışlık sarayın mavi-yeşil ışıklarına bakmak gerçekten soğuğa ve rüzgara değiyor. Ayrıca akşam az bir para harcayarak yediğiniz kapuska sonrasında, her köşe başında satılan konser/opera/bale biletlerinden satın alabilir ve keyifli bir gece geçirebilirsiniz.

St.Petersburg’dan başkent Moskova’ya trenle gitmek çok keyifli ama bileti alabilmek tam bir uzmanlık işi. Rusya’da yabancı dil kullanımı yaygın değil, zor durumda kalırsanız şansınızı gençler üzerinde deneyin, ya da rusça sözlüğü yanınızdan eksik etmeyin. Aksi halde tren biletini almanız tam 7 saat sürebilir ve kimsenin oturmayacağı en kötü koltukta ve en ters saatlerde yolculuk yapmak zorunda kalabilirsiniz.

Moskova metrosunun bitmek bilmeyen yürüyen merdivenlerinden şehre doğru yükselirken, bu metronun aynı zamanda sığınak olarak inşa edildiği için dünyanın -70 metredeki en derin metrosu olma sıfatını taşıdığını hatırlıyorum. Hayalimdeki kar altındaki sakin Rusya’dan çok farklı bir görüntü karşılıyor yine beni. Noel arifesinde heryere asılmış olan renkli ışıklı süsler, devasa çam ağaçlarını aydınlatıyor. Bunlara McDonald’s ın ışıkları ekleniyor. Elimde olmadan bembeyaz karla kaplı caddelerde sürülen at arabalarını, siyah peleriniyle gözlemleyen Dostoyevski’yi ya da sobasının kenarında ısınmaya çalışan ve son sonetini mırıldanan Tchaikovski’yi düşünüyorum. Heryerde kafeler var ama Rus tarihini anlatan bir tek özgün döşenmiş mekan yok. Kiril alfabesi ile yazılan sokak isimleri de olmasa insan kendini dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir şehirde gibi hissedebilir. Biraz hayal kırıklığı yaşıyorum..

Ruslar ilk bakışta son derece soğuk insanlar, gülümsemenize karşılık vermeyen bir çok insan görebilirsiniz. Fakat öğrencilerin bulunduğu bir kafede tanıştığım Moskovalı ve Sibiryalı gençler muhabbet koyulaştıkça bunun sosyalist sistemin bir getirisi olduğunu, insanların sert ve iş yönelimli mizaçları olduğunu anlatıyorlar. Bu sert mizaçlı insanlar birkaç kadeh vodka ve her zaman yanında gelen taze sıkılmış meyve suları sonrasında bana sarılarak otelime uğurluyorlar.

Moskova’nın olmazsa olmazları; kızıl meydanda ellerinizi hissetmeyene dek dolaşmak, St.Basil kilisesinin labirente benzeyen odalarında gezinmek, ulusal müzenin koleksiyonunu incelemek, Kremlin’in girebildiğiniz her köşesine girip çıkmak, Lenin’in mumyalanmış bedenini görüp “sanki ayaklanacak gibi..” diye düşünüp ürpermek, Gogol ve Rubinstein’ın mezarlarını bulabilmek için siyah bir gölge gibi mezar aralarında gezinmek, onun yerine Molotov’un mezarını bulup molotov kokteylini düşünmek, oradan serbest çağrışımla vodkaya geçmek ve günü çakırkeyf bir şekilde Bolşov Tiyatrosu’nda uçuşan kuğuları izleyerek bitirmek. Daha sportif bir yapıdaysanız, şehrin ortasına kurulan buz pateni alanlarında figürlerinizi sergileyebilir ya da 5 yaşındaki ufaklıklardan özel ders alabilirsiniz.

Ertesi sabah: heryer bembeyaz. Rusya’ya kısıtlı bir zaman süresince gelmiş olmasaydım, yapmayı mutlaka isteyeceğim Trans-Sibirya Ekspresi’nde gezgin arkadaşlara yer buluyoruz. Moskova’dan Çin’e uzun ve beyaz bir yolculuk onları bekliyor. Ben ise son günümde Dostoyevski’nin beş dakika bile oturmaya dayanamayacağı bir kafede oturup son moda pop müzikleri dinlerken, ay çöreğimi kahveme batırıp Rusya’nın çağlar boyunca gördüğü tüm o medeniyetleri, tüm altın çağı ve yoksulluğu, beyaz geceleri ve kuzey ışıklarını, şeker gibi rengarenk katedralleri düşünüyorum. Ya tüm o medeniyetten geriye kalan güçlü binalar ve sanat eserleri olmasaydı diyorum… O zaman kim inanırdı bu ülkede bir zamanlar at arabalarının seslerinde, odun sobasının ısısında, kar tanelerinin kapladığı kanal boylarında bu kadar yoğun yaşanmış bir tarih olabileceğine? Bembeyaz Rusya’yı geride bırakırken, ne yazık ki içimde burukluk ve biraz da hayal kırıklığı var..

Ceren Musaagaoglu - 2008

Umman


Havaalanına doğru giderken şöförümüz gece kar beklendiğini söylüyor. Ocak ayındayız ve ben bir kaç saat sonra Arap Yarımadası’nın Güneydoğu ucunda, 25 derecelerde seyreden Umman’da olacağım.

Uçuş boyunca Umman’ın tarihini, coğrafi ve sosyal yapısını okuyorum. Türkiye kadar büyük yüzölçüme sahip bu ülke hakkında çok az şey biliyor olmam aslında tamamen benim suçum değil. Umman Sultanlığı 140 yıllık Portekiz egemenliğinden sonra 1648’de bağımsızlığını ilan etmiş, bir dönem Osmanlı’ya bağlı kalmış, kendi halinde, sakin ve barışçı bir krallık. Ete süte karışmayan, kendi yağında kavrulan, değerli madenler açısından fazla şansı olmayan bu ülkeye, belki de bu nedenle politik ve turistik ilgi kısıtlı. Toplamda 4 milyon insanın yaşadığı ülkeyi Sultan Quaboos Bin Said yönetmekte ve ismine tezat olarak, sosyal ve ekonomik alanlarda ülkeyi 1970’lerden bu yana kalkındırmakta. Standartların üzerinde inşa edilmiş otoyolları, komşu ülkelere oranla son derece ılımlı, güvenli ortamı, nazik ve gururlu halkı, okyanustan çöl turizmine dek uzanan doğal güzellikleri ile son birkaç yıldır Umman yabancı turizmin dikkatini çekmeye, klasik rotalardan sıkılan bağımsız turistlerin ilgi odağı olmaya başlamış.

Sabahın erken saatlerinde başkent Muscat’a varıyoruz. Halk çoktan kalkmış, işine gücüne başlamış. Günlerden Perşembe ve iki günlük haftasonu tatili akşam 6 gibi başlayacak. Bu nedenle, hemen kendimi caddelere atıyor ve Muscat’ın ünlü kapalı çarşısını, kordon boyunu geziyorum. Umman’da şehirlerarası toplu ulaşım olanakları az, fakat araba kiralamak ve benzin sudan ucuz. Tüm depoyu doldurmak 15-20 YTL gibi cüzi bir ücret tutuyor. Bu nedenle her yol koşulunda beni yalnız bırakmayacak bir 4X4 kiralıyorum. Satıcı, Sultan Quaboos’un temizlik konusuna çok önem verdiğini, bu nedenle Umman’da arabayı kirli tutmanın suç olduğunu önemle bildiriyor. Arabanın arkasına birkaç litre su atıyor ve yollara düşüyorum.

Cuma günü Muscat’a 3 saat uzaklıktaki Nizwa’da bir canlı hayvan pazarı kuruluyor. Dağlarda hayvan besiciliği yapan Umman’lıların yegane sosyalleşme ve alışveriş alanı olan bu pazar, fotoğraf çekmeyi sevenler için cennet. Etrafta turistin olmaması, bembeyaz elbiseleri ve takkeleriyle pazarlık eden erkekler, koşuşturan çocuklar, rengarenk yerel kıyafetlerine sarılı gülüşen kadınlar ve tüm bu gürültünün içinde sakince ot çiğneyen keçiler gerçekten görülmeye değer. Saat 12 ile 16 arasında Umman’da öğle tatili yaşandığı için, pazar erken kurulup öğleden önce dağılıyor. Pazar dağıldıktan sonra Nizwa’dan ayrılıp güneye doğru yola koyuluyorum. Hint Okyanusu’nun kıyısında bulunan Sur kentine gidişte, geçen yılki hortum nedeniyle otobanın yer yer su altında kaldığını, çalışmaların yapıldığını görüyoruz. Ara yollardan vadilere, küçük köylere sapmak inanılmaz bir keyif. Yol araca geçit verdiği kadar gidiyoruz, daha önce hiç turist görmeyen köylerde duruyoruz, çay ikramlarını kabul ediyoruz. Su birikintilerinde elimizi yüzümüzü yıkıyoruz, turkuaz vahalarda yüzüyoruz. Hangi Ummanlı ile karşılaşsak, aksanlı ama düzgün İngilizcesi ile: “Mevsimi olsa ağaçlarda hurmalar, meyveler olurdu, siz de toplardınız” diyor. Misafirperverlik had safhada. Arabistandayım, örtülü kadınların arasında hiç görülmemiş bir şey yapıyor, araba kullanıyorum. Hoşgörü had safhada: kimse yadırgamıyor, eller sallanıyor, gülümsüyorlar. Sur’a gidene dek bazen yol kenarında, bazen deniz kenarında çadır kuruyoruz ve kendimi hiç bu kadar güvenli hissetmemiştim diye düşünüyorum. Okyanus kıyısında kamp kurmak istiyorsanız, gelgite dikkat etmek gerekir. Zira gece dalgalarla uyanabilir ve şeytan minareleriyle aynı uyku tulumunu paylaştığınızı görebilirsiniz. Ülkede suç oranı çok az ve siz fazla göze batacak şekilde giyinmezseniz, davranmazsanız, kimse de sizi rahatsız etmiyor.

Sur kentine yakın Ras Al Jinz kentinde bir kampa yerleşiyorum ve saz kulübemde biraz dinlenip, pilav, humus ve salatadan oluşan doyurucu akşam yemeğimi yiyorum. Yakılan kamp ateşi etrafında diğer gezginlerle muhabbet edip sütlü çayımızı içerken, Umman’da fazla genç turist bulunmadığını düşünüyor ve bunu ülkede alkolün yasak olmasına ve gece hayatının da kamp ateşi etrafında çay içmekten ibaret oluşuna bağlıyorum. Elektriğin bulunmadığı kampta yıldızları izliyoruz ve muhabbet gittikçe keyifleniyor. Gece hepberaber jiplere atlanıp 5km ilerideki kumsala gidiyoruz. Milli kamp olan bu bölgede yeşil su kaplumbağaları yumurtalarını bırakıyor. Yumurtlama ve yavruların denize gidişini izlemek, sessiz ve ışıksız olmak, gerçek bir deneyim. Sabah kumsal ısınmadan yavruların denize ulaşması gerekiyor, aslında doğaya müdahale etmememiz gerektiğini biliyor, ama ters yöne giden birkaç yavruyu çaktırmadan denize taşıyor ve yengeçlerle martıları kovalıyoruz. Pişman değiliz, bu yavrular çok kıymetli.

Ertesi gün şans eseri yol kenarında deve yarışları düzenlendiğini görüyor ve tezahürat yapmak için iniyoruz. Yine muhteşem fotoğraflar, yine bir çok Ummanlı dost. Akşama yetişmemiz gereken bir randevu olduğu için yollara devam ediyoruz. Randevumuz: Çöl Kampı. Al Qabil kentindeki Areesh kampı kum tepelerinin üzerine kurulmuş saz çadırlardan oluşuyor. Elektrik ve sıcak su kısıtlı, yemekler bedevi çadırında yeniyor. İstendiğinde bedevilerle deve gezintisi, çölde çay, jiplerle safari, kum kayağı gibi aktiviteler yapılabiliyor. Ben kitabımı alıp kumtepelerine tırmanmayı ve yüksekten kampa bakmayı tercih ettim. Ocak ayında çöle yağmur serpiştiriyordu ve güneş o kadar yakmıyordu. Gerçekten keyifliydi.

Birkaç günlük bol kumlu ama bol rahatlamalı çöl keyfinden sonra yine arabama kavuşuyorum. Çöldeki yağmur arabayı kirletmiş, suyun kıymetli olduğu bu kentte arabayı yıkatmak depoyu doldurmaktan daha pahalı. Yasal olarak geçerli hale gelip yollara düşüyorum. Muscat’a geri dönüş sarı kum tepeleri ve kahverengi kayalıkların arasından geçerek 5 saat sürüyor ve yol çok keyifli. Muscat’tan Bandar Jissah kumsalındaki Oman Dive Center’a geçiyorum. Burası dalış yapanlar için tasarlanmış bir kamp. Fiyatları Avrupa standartlarında olsa da, kamp temel ihtiyaçlara uygun saz klübelerden, harika bir kumsaldan ve fonksiyonel bir dalış merkezinden oluşuyor. Tatilimin geri kalan iki gününü bu merkezde, mümkün olduğunca su altında geçiriyorum. Ocak ayında 25derece suda olmak gerçekten güzel, kaplumbağalar, yunuslar ve mercan resifleri de görülmeye değer.

Muscat’tan ayrılma vakti geliyor. Bir yolunu bulsam uzatacağım tatilimi, pasaport kontrolündeki polis de bunu anlamış olacak ki “Yine bekleriz” diyerek, gülümseyerek uğurluyor beni. Umman çölün ortasında bir vaha gibi. Henüz turizmin olumsuz etkilerinden nasibini almamış, güleryüzlü, misafirperver insanların yaşadığı bir çöl incisi. Sultan Qaboos önderliğinde modern bir havaya, ekonomik ve sosyal gelişmelere sahne olan Umman, onu değerlendirebilecek eko-turistlerini bekliyor.

Ceren Musaagaoglu - 2008

Mavi Cennet: Sharm El Sheikh, Mısır


Sonbaharın kendini açıkça hissettirmeye başladığı, hafif esintili, kızıl bir İstanbul akşamında yanımda el bagajı olarak sadece “kıymetli” paletlerim, not defterim ve uçuş belgelerimle yine yollara düşüyorum. Hedef: 2001 yılında UNESCO tarafından barış şehri ilan edilen Mısır’ın incisi Sharm El-Sheikh. Yıllar önce beni büyüleyen klasik Mısır gezimde (Piramitler, Krallar Vadisi, bedevi yaşamı, papirüs atölyeleri ve Kahire’nin mistik El-Khalili hanı) Sharm’a sadece 3 gün ayırabilmiş ve kalbimi bu şehirde bırakarak dönmüştüm. Bu sefer tüm ilgimi Kızıl Deniz’e, rengarenk resiflere ve inanılmaz güzellikteki deniz canlılarına vereceğim. Bu seferki bir yol hikayesi değil, bir derin mavi hikayesi..

Sina yarımadasının güney ucunda, sapsarı çöl yaşamı ve dünyanın en güzel mercan resiflerinin tam kesişiminde bulunan Sharm, çok değil sadece 30 sene içinde sakin bir balıkçı köyünden uluslararası otellerin mantar gibi belirdiği turistik bir kente dönüşmüş. Dalış turizmi bölgenin temel geçim kaynağı haline gelirken, Kahire ve Luxor gibi tarihi bölgelere düzenlenen günübirlik charter seferler turist kitlelerini cezbetmeye başlamış.

İçinde “temel yaşam malzemelerim: mayo, palet ve gözlük” ile sakin kumsalda okunmak üzere birkaç kitap, hafızası tıka basa dolu mp3 çalar ile üç-beş kıyafetimin bulunduğu ufak çantamı dönen banttan kapıp havaalanından çıkıyorum. Sıkı bir pazarlık ve ramazan kutlamaları sonrasında el sıkışıp 5 dolara anlaştığım güler yüzlü taksi şöförüm beni 15 günümü geçireceğim otelime bırakıyor ve ben odaya girer girmez hemen çantamı yere fırlatıp güneşin son ışıklarından yararlanmak üzere koşa koşa kumsala iniyorum. Evet, sonunda Kızıl Deniz’deyim!

Adını, mevsimsel olarak beliren ve suyu güneş altında kızıl bir renge dönüştüren bir tür plankton olan algae’lerden alan bu iç-deniz aslında turkuaz ile lacivert arası bir renk. Sahil boyunca uzanan rengarenk mercan resifleri onlara dokunduğunuzda ölüyorlar, bu nedenle resiflerden uzağa doğru inşa edilen platform üzerinden koşar adımlarla en uç noktaya gidiyor ve oradan da cup! diye denize atlıyorum. Eylül sonunda deniz 27, hava 35 derece, nem % 0. Artık engin mavilikteyim, su altında gözlerimi açıyorum ve burası benim “kişisel cennetim”, aynen seneler önce hissettiğim gibi! Çevremde çizgili, puantiyeli, morlu sarılı kavuniçili yüzlerce (evet, yüzlerce) balık. Onları beslemek “hazır yemek alışkanlığı” geliştirmelerine ve agresifleşerek küçük el parmaklarınızı yoklamalarına neden olacağı için yasak. Elinizde ekmek parçalarıyla turizm polisine yakalandığınızda ceza olarak ciddi bir mebla ödemek zorunda kalabilirsiniz. Güneş dağların arkasından batarken ben de istemeyerek denizden çıkıyor ve balıkları akşam yemeklerini aramak üzere resiflerde bırakarak kendi akşam yemeğimin peşine düşüyorum.

Ertesi sabah, bütün deniz aşığı balıkadamlar gibi ben de bütçeme ve zamanıma uygun bir dalış paketi aramak üzere bölgenin ana merkezi Naama Bay’e gidiyorum. Bölgede her seviyedeki dalgıçlara hitap edebilecek batıklar, mercan resif bölgeleri ve su altı mağaraları var. Ayrıca sualtı dünyasına merhaba demek isteyenler için çeşitli seviyelerde kurslar ve lisans alabilmek de mümkün. Suya sabuna dokunmak istemeyenler ya da yaşı kursa uygun olmayanlar ise tabanı camdan yapılmış teknelerle günübirlik gezilere katılarak büyülü dünya hakkında bir fikir sahibi olabilirler.

Oniki gün boyunca evimden uzaktaki evim olacak dalış teknem “Eleonora” ile tanışıyorum, benim gibi çeşitli ülkelerden Sharm’a tatile gelip bir daha ayrılmak istemeyen dalış hocaları ile ekipteki diğer dalgıçlarla hemen tanışıp kaynaşıyoruz. Ekibin kaynaşmasını ve seviye ile ekipman kontrolünü sağlayan deneme dalışından sonra, Eleonora bizi güvertesine atıp hepimizi laciverte boyuyor.

Sharm’da temel dalış noktaları Ras Mohamed koruma alanı ve milli parkı, Tiran adası ve başta Thistlegorm olmak üzere çeşitli batıklar. Depremler sonucunda yer yer 400 metre derinliğe ulaşan bu bölgede dikkatsizlik, acemilik veya derinlik sarhoşluğu gibi nedenlerle oluşabilecek kazaları önlemek amacıyla dalış limiti yerel kanunlarca 30 metre olarak belirlenmiş ve dalış ekipleri buna titizlikle uyuyorlar. Nerede dalıyorsanız dalın, rengarenk mercan resiflerinin yanı sıra rengarenk resif balıkları, paranoyak halde anemon alanını koruyan palyaço balığı, koca burunlu napolyon, kıpkırmızı iğneleriyle büyüleyici aslan balığı, koca çeneli müren, sinirli bakışlarıyla stingray, umursamaz deniz kaplumbağaları, oyuncu yunuslar ve nadir olarak yürek hoplatan şahane köpekbalıklarını görmek mümkün. Hava şartları ve akıntıya bağlı olarak gidilen çeşitli dalış alanlarından inanılmaz fotoğraflarla dönebilir, batan bir geminin devasa pervanesinin arasından yüzerek geçebilir, kendinizi birden koca bir baraküda sürüsünün tam ortasında bulabilir ve balıkların meraklı bakışlarına regulatörünüzden çıkan hava kabarcıklarıyla karşılık verebilirsiniz. “Finding Nemo” filminin başrol oyuncularıyla tanışabilir, katıldıkları gala yemeğini görüntüleyen şanslı basın mensupları arasında yerinizi alabilirsiniz. 200 metrede yatan Yolanda gemisinin adını verdiği resifte, bu geminin kargosundaki yüzlerce klozetin 17 metre derinlikte çevreye saçılması, yıllar içinde klozetlerin içinde çeşitli mercan ve anemonların hayat bulmasına ve dalgıçların bölgeye porselen bahçe adını vermesine neden olmuş. Fotoğraf makinanızın denklanşörü tam zamanlı mesaide..

Gün boyu dalışlar arasında teknede güneşlenmek, tahinli-humuslu mezeleri mideye indirmek ve denizde geçen bir günün batışını yerel birayla ve ekip arkadaşlarınızın eğlenceli gözlemleriyle tatlandırmak asla kaçırmamanız gereken deneyimler. Dalış sonrası haliniz kalırsa gece Naama Bay’deki yerel bedevi çadırı görünümündeki nargile bahçelerine, barlara gidebilir, her Cuma gecesi düzenlenen çöl partilerine katılabilir, nerden bulduğunuzu anlamadığınız son enerjinizle tanura dansı edebilir, alkol duvarını aşıp ayak bileğinize korkunç bir dövme yaptırabilir ya da tüm gün dalmak bana yetmedi diyerek kafa fenerinizi kapıp sadece gece beliren yengeçleri ve gece canlılarını görmek üzere kıyıdan bir dalış daha yapabilirsiniz.

Vurgun riski nedeniyle uçuşumdan 24 saat önce derin maviyle vedalaşıyor, en yakın zamanda geri döneceğime dair söz veriyorum. Güneşin doğuşunu Yosun tepesinde izlerken aklımda ve kalbimde sadece dünyanın en güzel derin mavisi, büyüleyen ekosistemi, dalış ekibindeki tüm kültürel farkları eritip hepimizi mavide harmanlayan dalış sporunu mümkün kılması ile barış kenti Sharm var. Biliyorum ki, “kişisel cennetim” dediğim bu kente çok yakında geri döneceğim!

Ceren Musaagaoglu - 2006

Fas


Yaz sıcakları bastırmadan görülebilecek ülkelerden biri de; kalabalık sokakları, rengarenk pazar yerleri ve güler yüzlü insanları ile Fas. Üstelik bu ülke, bitmek bilmeyen çöllerle karşılaşacağını sanan bizleri, rengarenk bahar çiçekleri ve serin ormanlık alanları ile şaşırtıyor!

Gezimin ilk durağı Kazablanka. Dört buçuk saatlik uçak yolculuğundan sonra, sabahın ilk saatlerinde vardığım bu kentte, uykusunu açamamış bir tek ben varım. Kentin gürültücü sakinleri çoktan sabah trenlerine doluşmuş, işlerine doğru yola koyulmuşlar. Havaalanından kente giden trendeki insanların ten renklerindeki farklılıklar bile, Fas’ta nasıl bir kültürel mozaik yaşandığının kanıtı aslında. Eski Fransız sömürgesi olan Fas’ın, bu ülke ile sürdürdüğü güçlü ekonomik ilişkileri, Avrupa Birliği ülkelerinde göçmen olma hayali kuran birçok Afrikalıyı kendine çekiyor. Göçmenlerin bir kısmının, bu geçiş ülkesinde kalması ve toplumdaki bu güzel renk ve kültür farklılığını yaratması şaşırtıcı değil.

Kazablanka, Portekizce “Casa Blanca” yani “Beyaz Ev” den geliyor ve kireç ile kerpiç karışımı özenli evleri bütün kente aydınlık bir hava katıyor. Atlas Okyanusu’nun kıyısına yapılan ve 1993’te ibadete açılan inanılmaz ölçülerdeki “Hasan II” camii kentin gurur kaynağı ve Mekke’den sonra dünyanın ikinci büyük dini yapısı. Gerçekten de, akşam saatlerinde güneşin kızıl renklerini yansıtan ve yeşilin her tonu ile kaplanmış bu devasa yapıyı gezmek bile bir nevi ibadet! Klasik İslam mimarisi ile, kakmacılığın en renkli örneklerini barındıran bu yapı, ayrıca dört köşeli minaresi ile tipik Fas cami anlayışının devasa ölçekteki bir örneği. Hasan II Camii’ni geride bırakıp, şehrin yeni bölümüne, Ville Nouvelle’e geçiyorum ve her turistin yaptığı gibi Ingrid Bergman ve Humphrey Bogart’ın izini sürmeye başlıyorum. Yazık ki, şehirde 50′nin üzerinde “Sam’in Barı” var, hatta bazıları koyu tenli ve açık renk smokinli piyanistleri ile bayağı iddialı! Kazablanka’da şehri yaşamanın en güzel yolu, zaten fazla büyük olmayan bu kenti yürüyerek gezmek ve hepsi az çok birbirine benzeyen bu güzel taklit barlardan birinde günü sonlandırmak.

Şehirler arası yolculuk için tren ve otobüs seçenekleri olsa da, Kazablanka’dan Fes yönüne (doğuya) trenle gitmek, oradan Marakeş’e (güneye) ise otobüs ile geçmek gerekiyor. Aslında Kazablanka’dan Marakeş’e tren hattı olsa da, Fes civarını görmek isteyenler için, bu hattı kullanmak hem vakit kaybı oluyor hem de Kazablanka’ya geri dönüleceğinden haritada büyük bir kavis çizmeyi gerektiriyor. Rabat, Meknes ve Fes’i sırayla gezerken, kralın küçük oğullarından birinin sünnet düğünü şerefine, her üç kentteki erkek çocukların parasız toplu sünnet düğünlerine denk geldim. Bu düğünler sırasında, sokaklardaki davul ve def seslerine çok renkli geleneksel kıyafetleri ile dans eden sünnet ailelerinin sesleri de karışmış ve bütün ülke bir panayıra dönüşmüştü. Krallarını aşırı derecede seven Faslıların, kendi çocukları için mi yoksa kralın çocuğu için mi dans ettiklerini düşünmeden edemedim!

Fes’ten Marakeş’e otobüs yolculuğum, şöförün daracık yollarda adeta uçarak ve devamlı korna çalarak gidişi ile tam yedi buçuk saat sürdü. Orta Atlas Dağları’nın arasında, İsviçre’yi aratmayan orman ve hatta yapay göl manzaralarıyla şenlenen otobüsümüz aslında bir mucize eseri tek parça halinde Marakeş’e vardığında, otobüsün içindeki diğer turistlerle çoktan yakın dost olmuştuk. Bu dostluğumuzu Marakeş’in ünlü Riyad’larından birinde topluca sürdürmeye karar verdik. Riyad adı verilen geleneksel Fas evleri 2-3 katlı ve ortasındaki avluya açılan küçük odalarıyla ünlüdür. Günümüzde aileler küçüldüğü için ve daha modern evlerde yaşamayı tercih ettiklerinden, bu evler otele dönüştürülmüş. Fiyatları 5 ile 50 dolar arasında değişen bu evlerin odalarının, konfor derecelerine göre fiyatları da artıyor. Marakeş, Fas’ın en “olmazsa olmaz” şehri olduğu için, önceden rezervasyon şart.

Orta Atlas’ın serinliğinden sonra, Sahara Çölü’nün hemen kuzeyinde bulunan Marakeş’in sıcağı gerçekten insanın yüzüne bir tokat gibi çarpıyor. Bu şehirde yürümenin de fotoğraf çekmenin de “katlanabilir” olduğu saatler var. Geri kalan zamanlarda ise, ünlü meydan Djemaa El-Fna’nın çevresindeki teras kafelere ve restoranlara sığınıp, hararete birebir nane çayınızı yudumlayabilir ya da Riyad’ın avlusunda tembel bir öğlen uykusuna dalabilirsiniz.

Bütün gün kalabalık olan meydanda, öğleden sonra saat 4-5 gibi gözle görülür bir hareketlenme başlıyor. İlk olarak maymun ve yılan oynatıcıları ile falcılar ve ellerinize şekilli kınalar yapan kadınlar görünüyor. Bunlara eşlik eden bembeyaz giyinmiş def ve zurna çalgıcıları meydana gelince, kırmızılı kıyafetli su satıcıları da birden beliriyor. Müziğin ve dansın hareketlenmesi, turistler için bir alarm zili işlevi görüyor. Meydanın dört köşesinde alışverişe dalmış her renk insan yavaş yavaş meydanda toplanmaya başlıyor. İşte bu dakikadan sonra, biz de herkes gibi kendimizi kalabalığa ve müziğe bırakıyoruz. Üstelik bu bir festival falan da değil, yılın diğer 364 gecesi gibi sıradan bir akşam!

Djamaa El-Fna’ya çıkan labirent yollarda kaybolmak ne kadar olasıysa, aniden hiçbir mantık ve harita kuralına uymaksızın kendini tekrar meydanda bulmak da o kadar olası! Güneş yavaş yavaş batarken, ben de boynuma dolandırılan yılanlardan ve falcıların ısrarlarından yavaş yavaş sıyrılıp, burnumun beni meydanın ortasındaki yoğun buluta doğru sürüklemesine izin veriyorum. İlk bakışta yoğun gri buluttan anlaşılmıyor ama, yaklaşınca aslında meydanda devasa boyutta 200’e yakın yemek standının “birden” belirdiğini fark ediyorsunuz! Bu standlar numaralı ve kontrollü, üstelik salatalardan kuskusa, her çeşit ızgara etten deniz ürünlerine, tatlılardan portakal sularına dek geniş bir yelpazede hizmet veriyorlar. Bize düşen tek şey, birini beğenip çevresindeki tahta banklara oturmak ve merkezimizde yer alan aşçıya tabağımızı uzatıp “evet bundan, hayır şundan” demek. Bu standlarda yaklaşık 15’er kişilik yer oluyor ve hızlı hızlı hareket ederek Fas mutfağının bir çok farklı yemeğini tadabiliyorsunuz. Daha sakin ve şehrin çatılarına yukardan bakan romantik bir yemek için, ara sokaklardaki riyadlardan birinin çatısını önerebilirim. Gün batımında, şehrin bu kadar üzerindeki bu çatıda, bembeyaz yastıklara oturup biranızı yudumlamak ve dünyanın dört bir yanından gelen yeni dostlarınızla sohbet etmek gerçekten çok keyifli!

Marakeş’in bu canlı meydanı yeni bir güne ve yine aynı gürültülü ve neşeli akşama hazırlanırken, ben de eski Portekiz kasabalarından biri olan El-Jadida’ya doğu yola çıkıyorum. Atlas Okyanusu kıyısında olan bu sahil kasabası, Marakeş’in aşırı hareketli sokaklarından sonra ilaç gibi geliyor. Klasik Portekiz mimarisinin güzel örnekleri sadece hükümet binalarında değil, şehrin sakinlerinin evlerinde de kendini gösteriyor. Güzel ve bakımlı bahçeleri, bitip tükenmeyen kumsalı, okyanus kıyısında tüm ihtişamı ile yükselen ve tümünü gezebileceğiniz Portekiz Kalesi ile El-Jadida, Fas yolculuğumun son durağı. Bu sakin kenti geride bırakıp, iki saatlik tren yolculuğu ile Kazablanka Mohamed 5 Havaalanına vardığımda, aklımda bu ülkeye tekrar tekrar gelmek var!

Konaklamalı çöl safarileri, baharda her yeri rengarenk kaplayan çiçekleri, upuzun kumsalları ve sörf yapmaya elverişli okyanus kıyıları, rengarenk ve güler yüzlü insanları ile Fas, henüz neredeyse el değmemiş, bozulmamış bir seyahat rotası. Afrika ile Avrupa arasında kalmış bu ülke, son derece canlı bir kültüre, tarihe ve turistik değerlere sahip. Kolay ulaşımı, ucuz konaklama ve seyahat seçenekleri ile tam da biz bağımsız gezginlerin keşiflerine açık! Daha neyi bekliyoruz ki?

Ceren Musaagaoglu - 2005

Israil ve Filistin


İsrail’de bağımsız gezen bir turist olmanın ne denli zorlu bir mücadele olduğunu, daha İstanbul Atatürk Havaalanı’nda güvenlik kontrolü sırasında tüm bavulum alt üst edilirken ve yanımda taşıdığım bisküviler “şüpheli” bulunurken anlıyorum. Tek başıma, kız başıma, hem de kısacık boyuma bakmadan; içinde insanların kendini havaya uçurduğu, evlere tankların girdiği karma karışık o yerde, Orta Doğu’nun tam göbeğinde ne işim var?!

Uçak, TelAviv Ben Gurion Havaalanı’na doğru alçalırken, seyahatime dair tüm kaygılarım da uçsuz bucaksız çöl manzarası karşısında yitip gidiyor. Sonuçta ülkedeki tek turist değilim ya! İşte, pasaport kontrolünde tam yanımda Amerikalı hacı adayları var. Biraz arkamda “doğum hakkı” denen ve yurt dışında yaşayan her museviye tanınan, İsrail’e bir haftalık bedava ziyaretten faydalanan gençler. Hep beraber dışarıya, sıcak bir ekim akşamına doğru yürüyoruz. Sherut denen minibüs-taksilerden birine atlayıp hemen Kudüs’e doğru yola çıkıyorum. Bu kenti görmek için o kadar uzun bekledim ki, birkaç dakika daha beklemeye tahammülüm kalmadı! Sherutumuz TelAviv – Kudüs otobanında çam ormanlarının serinliği ile kıvrıla kıvrıla tırmanmaya başlıyor. Ben de kurşun geçirmez camların ardında hayallere dalıyorum: Kudüs’e gidiyorum! Dinler tarihine bir yolculuk, paylaşılamayan ama her üç dinin de kutsal saydığı kent, bugün sokaklarında yüzlerce dilin konuşulduğu canlı bir kültür müzesi.

Bu kente gelmeyi yıllardır o kadar çok istedim ki, sabah güneşin doğuşuyla uyanıp kendimi “eski kent”in dar sokaklarına atıyorum, müslümanların dükkanları halen kapalı, çünkü ramazan ayı içerisindeyiz. Eski kenti gezmenin en güzel yolu, kentin labirenti andıran dar sokaklarında kendini kaybetmek. Ancak o zaman, her köşe başında bir başka sürprizle karşılaşıyorsun; sabah ayinine koşuşturan bir rahip, dükkanlarının önünü süpüren yaşlı araplar, ellerine geçirdikleri her şeye bir oyun uydurabilen küçük ermeni çocukları.. Sokaklarda rastgele birkaç saat gezindikten sonra birden kendimi şehrin altı kapısından birinin önünde buluyorum: Jaffa kapısında. Şehrin surlarını Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman inşa ettirmiş ve Jaffa kapısının hemen yanında tüm ihtişamıyla tipik bir Osmanlı kalesi duruyor. İçeride güzel düzenlenmiş ve bölgenin tüm tarihini kısaca dinleyebileceğimiz bir müze de var. Burada geçirdiğim bir saat bana Hz. Davut döneminden günümüze şehrin nasıl el değiştirdiğini, nasıl değerinin arttığını ve nelere şahit olduğunu söylüyor. Müzeden çıkıp, surların üzerinde yürürken tüm bunları düşünüyorum ve Orta Doğu’da savaşın neden bir türlü bitmediğini anlıyorum. Her ırk için çok fazla şey ifade eden bir kent Kudüs, bu nedenle herkes ona sahip olmak istiyor.

Surları Dung kapısında terk ederek, musevi mahallesine giriyorum. Burası müslüman mahallesinden çok farklı. Yerler temiz, binalar daha bakımlı ama başımı kaldırdığımda makinalı tüfeğini bana doğru doğrultmuş bir koruma görmek beni altüst ediyor. Beni mi koruyor, birilerini mi benden koruyor tam anlayamıyorum ama birkaç saniyelik bocalamadan sonra yürümeye devam ediyorum. İlerideki günlerde sık sık göreceğim ve ne yazık ki alışacağım bir durum bu. Musevi mahallesinde, Tevrat okullarındaki öğrencilerin sesleri pencerelerden sokaklara taşıyor, bu seslere uzaktan gelen Holy Sepulchre kilisesinin çanları ile Ramazan nedeniyle daha bir yüksek okunan Ezan sesleri karışıyor. Ve ben birden kendimi Ağlama Duvarı’nın girişindeki güvenlikte buluyorum, yine tamamen şans eseri. Zaten ilk zamanlar, harita sahibi de olsan, çözülemeyecek kadar karışık eski kent.

Ağlama Duvarı’nın kadınlar için ayrılan yarısına ilerliyorum, çevrede çok fazla asker oluşu dikkatimi çekiyor. Aralarında dolaşırken yemin töreni için duvara geldiklerini öğreniyorum. Yaşları 18 ila 25 arasında değişen kızlı erkekli bir gurup asker gülüşerek objektifime poz veriyor. Ordunun kızlara da ihtiyacı var. Liseden sonra iki sene zorunlu askerlik, temel eğitimden sonra yemin töreniyle devam ediyor. Koşuşturan küçük çocuklara annelerinin “bak asker ablalar, bizi koruyorlar işte” demesi yüreğimi burkuyor. Duvara yaklaşıp dua eden insanların arasında birkaç dakika duruyorum. Askerlerin dileklerini yazdıkları küçük kağıt parçalarını duvara sokuşturmalarını izliyorum. Onları izleyen sadece ben değilim, beyaz güvercinler yuvalanmış duvarın taşları arasına. Bu duvar Hz. Davut’un oğlu Hz. Süleyman döneminde inşa edilmiş olan ilk tapınağın günümüze kalan batı duvarı. Duvarın öte yanı müslümanlar için çok kutsal olan Haram es-Şerif, yani içerisinde El Aksa Camiinin ve Hz. Muhammet’in göğe yükseldiği Kubbet üs-Sahra’nın bulunduğu tapınak dağı. İlk olarak Babillilerin daha sonra ise Romalıların yerle bir ettiği bu kutsal tapınağın bugün müslümanların elinde olması bölgede yaşanan gerginliğin bir başka nedeni. Museviler, tapınaklarından kalan bu son duvar parçasına yüzyıllardır içlerini döküyor ve ağlıyorlar. Yüzyıllara yayılmış bu hüznün karşısında etkilenmemek mümkün değil.

Ağlama duvarından ayrılıp tekrar müslüman mahallesine dönüyorum ve bu sefer ağlama duvarının öte yanına, çok farklı bir dünyaya adım atıyorum. Haram es-Şerif’te de güvenlik kontrolü var ama bu sefer modern x-ray cihazlarıyla değil. Öğlenden sonra gayrı müslümlere girişin olmadığı bu bölgeye girebilmek için güvenliğe bildiğin arapça duaları okuyarak salavat getirmek yeterli! Bir de Türk pasaportunu göstermek ve başına bir örtü örtmek tabii. İçeride bana “ecnebi” diye bağıran ve güvenliği çağıran birçok kişi olduysa da, kısa zamanda gerçek anlaşılıyor ve asık yüzler yerini gülümsemeye ve davetkarlığa bırakıyor. Önce altın kaplama kubbesi pırıl pırıl parlayan Kubbet üs-Sahra’yı geziyorum. Türkiye’den farklı olarak, namaz vakti dışında, kadınların oturup sohbet ettikleri son derece kalabalık bir camii burası. Fotoğraf çekmeye doyamasam da, El Aksa Camii’ni ve İslam müzesini de gezdikten sonra tapınak dağını geride bırakarak, arap pazarına doğru yürüyorum.

Eski kent her ne kadar farklı mahallelere de ayrılsa, herkes iç içe. Müslüman mahallesinde koşuşturan yahudi çocukları ya da alışveriş yapan rahibeleri sıklıkla görmek mümkün. Acıkan karnım beni Via Dolorosa caddesinin girişine götürüyor. Burada çok ünlü bir humus ve falafel dükkanı var. Humus, bizden farklı olarak nohuttan yapılıyor, falafel köfteleri ise nohut ve bulgur karışımının toplar halinde yağda kızartılması ile. Yanına da bir salata ısmarlarsak, en ala akşam yemeği hazır! Çok ekonomik ve doyurucu bir ziyafetten sonra, artık yavaş yavaş kararan hava beni eski kent içinde kaldığım otelime gitmeye zorluyor. Her köşe başında güvenlik kameraları bulunsa da, gece arap mahallesinde gezmek çok güvenli değil. Jaffa kapısı yakınlarındaki mütevazi otelimin sunduğu olanaklar çok sınırlı fakat üst katındaki terasından öyle bir eski kent görüntüsüne hakim ki, başka bir yerde kalmayı gönlüm çekmiyor. Sıcak yaz gecelerinde terasta yıldızların altında uyumak da mümkün. Bir bira alıp bu manzara karşısında demlenmek ve diğer gezginlerle sohbet etmek günün yorgunluğunu hafifletse de, ertesi gün beni uzun bir gün bekliyor, çoğu hacı adayı olan gezginlerden izin isteyip odama çekiliyorum.

Ertesi sabah kilise çanları ile uyanıp hristiyan mahallesinde Papa Andrea lokantasında nefis bir manzara eşliğinde taze sıkılmış meyve suları ile şenlendirdiğim kahvaltıdan sonra, ilk hedef ermeni mahallesi. Bugün cuma, elimi çabuk tutmalıyım çünkü öğleden sonra 3 gibi Shabat, yani kutsal cumartesi başlıyor ve ertesi geceye dek sürüyor. Bu kutsal günde dindar museviler günah olduğu için elektronik hiçbir alete dokunamıyor, iş yerlerini açamıyor ve günü mümkün olduğunca hareket etmeden ve dinlenerek geçiriyorlar. Turistler için de fotoğraf çekmek çoğu alanda ya yasak ya da sakıncalı, genellikle tüm restoranlar kapalı olduğu için ve tüm ulaşım sistemi durduğu için, en iyisi sinemaya ya da TelAviv’in plajlarına gitmek. Ermeni mahallesinden geçerek eski kentin dışına çıkıyorum. Hafif bir yürüyüş ile önce Kidron vadisine varıyorum. Kutsal kitaplara göre, bu vadi kıyametin kopacağı yer. Kidron dar bir alan da olsa, vadide esen rüzgarın sesi insanı biraz ürkütüyor doğrusu. Vadinin bir ucunda, Hezekiah Tüneli var. 500 metrelik bu yer altı tüneli, eski zamanlarda kente su sağlamak için yapılmış. Yer altında oluşunun nedeni, düşmandan suyu koruyabilmek. Yer yer belimize gelen serin suda ve karanlıkta çok keyifli bir yürüyüş yapıyoruz, fakat kapalı alan korkusu olanlara önereceğim bir yer değil, ancak benim gibi haddinden fazla Indiana Jones filmi izlemiş insanların hoşlanacağı türden bir yer.

Tünelden çıkıp, biraz kuruduktan sonra, zeytinlik dağına doğru tırmanıyorum. Burada çok büyük bir musevi mezarlığı bulunuyor. Şehre hakim bir manzarada ebedi uykularını uyuyanların çoğunun varlıklı aileler olduğunu öğreniyorum. Kutsal kitaplara göre, kıyamet gününde boru çalınınca ilk uyananların bunlar olacağı söylendiği için bu mezarlıkta yatmak ciddi bir maddi külfet ve statü gerektiriyor. Mezarlıkta gezinirken, mezarların üzerine konulan taşlar dikkatimi çekiyor. Çiçeklerin geçici olduğunu düşünen museviler, mezar ziyaretlerinde küçük taşlar getiriyor ve mezarın üzerine diziyorlar. Mezarlığı geride bırakıp, Hz İsa’nın Romalı askerlerce yakalanmadan önceki gecesini geçirdiğine inanılan Gethsemane bahçelerine ilerliyorum. Buradaki bazı zeytin ağaçları tam 2000 yaşında, dolayısıyla İsa’nın zamanından kalma! İnanılır gibi değil! Hacı adaylarının ağaçlara zarar vermesini önlemek amacıyla koruma görevlileri nöbette.

Birden shabata 10 dakika kaldığının habercisi sirenler çalmaya başlıyor. Yollarda elleri kolları torbalarla dolu sakallı ve siyah giyimli ultra ortodox musevileri evlerine doğru koşarken görmek mümkün. Her nekadar shabat tüm kentte dinlenmeyle geçse de, aslında cuma geceleri İsrail’de gece hayatının da en canlı olduğu gece! Ben de bu gece TelAviv’de bir partiye davetliyim. Bu nedenle sirenlerle birlikte odama dönüp hazırlanıyor ve çalışan son Sherut-taksilerle TelAviv’e doğru yola çıkıyorum.

Gece kendim gibi gezginlerle beraber, TelAviv’in deniz kenarındaki adım başı barlarından birinde eğleniyoruz. Geleneksel Klezmer müziğinin, klarnetten gelen hem neşeli hem hüzünlü bir havası var. Sohbet koyulaştıkça ve gurup büyüdükçe, anlatılan hikayeler de çeşitleniyor. Barış konuşuluyor masada hep. Gezginler umutlu…

Ertesi sabah, yani shabat sabahı “ölü deniz” e gitmek üzere arabalara doluşuyoruz. Gideceğimiz yol West Bank üzerinden geçiyor, yani Filistin’den. Benim için çok heyecanlı olan bu yolculuk İsrailli arkadaşlar için tedirginlik verici. Doğal olarak gezgin bir arkadaşla gruptan ayrılıp Ramallah’a gitmeye karar veriyoruz. Ötekilerle daha sonra ölü deniz’de buluşacağız. Ramallah, Filistin’in en büyük ve modern şehirlerinden biri. Bu sıralar Arafat’ın kritik durumu yüzünden biraz hareketli. Bindiğimiz arap otobüsü bizi şehrin dışında kontrol noktasında bırakıyor. Daha ileri gitmesi yasak. Burada otobüsten inip, sınır olarak kabul edilen ve mayınlarla dolu olan kontrol noktasını yürüyerek geçmemiz gerekiyor. Daha sonra sınırın öbür tarafında bekleyen dolmuşlara bineceğiz. Tabii kontrol noktasından itibaren bu dolmuşların adı sherut değil, servis.

Sınırdan geçerken pasaportumuz kontrol ediliyor ve neden West Bank’e gitmek istediğimiz soruluyor. Turistik dediğimizde bize anlamsızca bakan İsrailli asker bizi fazla da umursamıyor. Önemli olan West Bank’ten bu tarafa geçiş. O zaman daha ince elenip sık dokunuyor sorulan sorular. Ramallah yolları bir önceki gece yağan yağmurdan ve kentin çevresine örülmekte olan duvardan dolayı çamurlu. Kente girdiğimiz anda, etrafımızı saran gençler hep bir ağızdan Filistine hoşgeldiniz! diye bağırıyorlar. Çevrede hiç turist olmadığı için, oldukça ilgi çekiyoruz. Bir saat yürüdükten, hükümet binasını ve pazarı gezdikten sonra ölü denize doğru yola koyuluyoruz.

Ölü Deniz, Kudüs’e 40 dakika uzaklıkta, deniz seviyesinden tam 400 metre aşağıda ve %70 i tuz olan, içinde hiçbir canlının yaşamadığı bir büyük göl. Yüzmek oldukça zevkli ama göz kapaklarımız çok acıyor. Buranın özelliği, kozmetik amaçlı kullanılan siyah çamuru. Biz de tüm vücudumuzu bu çamurla kaplayıp fotoğraflar çekiyoruz, adetten. Güzelleştik mi bilmiyorum ama, alerjik bünyelerde ciddi sorunlar yaratabiliyor bu çamur. Üstelik duşlar da tuzlu su akıttığı için, gözleri açmamakta fayda var! Çimenlerde hafif bir şekerlemeden sonra, oldukça yorgun halde Kudüs’e dönüyoruz.

Pazar günü, Hıristiyanların kutsal günü olduğu için, kiliselerin çanları daha bir canlı çalıyor. Bu günü Hz. İsa’nın izinde geçirmeye karar veriyorum. Önce Via Dolorosa’da kısa bir yürüyüş yapıyor ve omuzlarında bir metrelik tahta haçlar taşıyan hacı guruplarıyla karşılaşıyorum. Daha sonra Holy Sepulchre’a yöneliyorum. Bu kilise Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği ve öldüğü ve göğe yükseldiği kilise olarak biliniyor ve hacı adaylarının son durağı. Daha sonra, karşı köşedeki Lutheran kilisesine gidiyorum. Burada her sene kasımın ilk haftasonu Alman Noel Marketi kuruluyor. Kilisenin avlusunda her çeşit ikinci el eşya ve noel süsleri bulmak ve büyük kazanlarda kaynatılan tarçınlı sıcak şarabı geleneksel alman kekleri eşliğinde mideye indirmek mümkün. Burada bir süre oyalandıktan sonra, çakırkeyf bir şekilde otele dönüyorum.

İsrail’deki son günümde, Yad Vashem soykırım müzesini gezmek ve sonrasında sakin bir akşam geçirmek niyetindeyim. Yad Vashem, çok güzel düzenlenmiş ve insanın kanını donduran bir müze. Burada geçirilen birkaç saatten sonra, günü unutabilirsiniz. Çünkü hiç birşey yapmak istemeyecek kadar üzgün olabilirsiniz. Ben günün geri kalanında İsrailli bir arkadaşımla ultra ortodoks musevi mahallesi Mea Sherim’i gezmeye karar veriyorum. Bu mahallede fotoğraf çekmek sakıncalı ve kadınların etek giymeden mahalleye girmeleri mümkün değil. Geleneksel dindar musevi yaşamını merak edenler için güzel bir tecrübe olabilir. Artık yavaş yavaş akşam oluyor, odama dönüyor ve kendimi ertesi sabahki uçuşa hazırlıyorum. Biliyorum ki, bana hediye olarak verilen muz reçeli güvenlikte sorun olacak, kimyasal testlere tabi tutulacak, ama yine de yüzümde bir gülümsemeyle ayrılacağım bu ülkeden. Tarihin tüm yükünü taşıyan ve Orta Doğu’nun en sıcak yerlerinden biri olan İsrail’in kalbimde her zaman çok ayrı bir yeri olacak….

Ceren Musaağaoğlu - 2003

Kamboçya


Kambocya sinirinda teknenin kaptanına pasaportunu veriyorsun, ne sinir polisine gorunuyorsun, ne bavuluna bakiliyor, 1 saat sonra vizeli pasaportunu aliyorsun, bir baska tekneye binip PhnomPenh’e dogru yola cikiyorsun. Inanilmaz, Kambocya’dayim!!!! Yine guler yuzlu, sakin insanlarin arasindayim!

Phnom Penh, Kambocya’nin 3,5 milyon nufuslu baskenti. Yolda Kambocya tarihine ve Roland Jaffé nin 1984 tarihli Killing Fields filmine ait bilgi ve hafizalarimi tazeledim. Kisaca ozetlemek gerekirse, benim hayal ulkem Angkor medeniyetine sahne olduktan sonra 13.yy dan itibaren yavas yavas inise geciyor. 1864-1953 arasi Fransiz somurgesi altinda ve 53ten itibaren Sihanouk onderliginde bagimsizligini ilan ediyor. Ne yazik ki kralligin omru 75-79 arasi yasanan ic savas ve kizil kimmerler ile kesintiye ugruyor. Pol Pot onderliginde cok aci Maocu sistem ile 2 milyona yakin insan (cogu sadece okur yazar oldugu icin ya da gozluk taktigi icin entellektuel kabul edilerek) koylu sinifindan olusan toplum yaratma amaci ile katlediliyor. 80lere dek kizil kimmerler gerilla savasini surdurse de 93te UN destegi ile Sihanouk tekrar kiralligi kuruyor. 98de PolPot’un olumu ile kimmerler resmi olarak son buluyor. Kambocya turizme cok yeni acilmis bir ulke, hala ic savasin yaralari sariliyor, sokaklarda gece yurumek biz turistler icin tehlikeli cunku kafamiza silah dayanip paramiz alinabiliyor. Yine de Vietnama tercih ederim, tarihi dogasi ve insaninin sicakligi nedeniyle.

PhPenh’de 2 gun kaldim, olum tarlalarina ve Tuol Sleng hapishanesine (imha kampi diyelim) gittim. Itiraf etmek gerekirse tuylerim diken diken oldu, orijinal halde uzeri tozla kapli dokumanlar, resimler ve insanlarin zincirlendigi tozlu yataklar. Korkunctu, burada imha edilen insanlar icin (bir cogu cocuk) gozyasi dokmemek mumkun degil. Bu durumda PhPenh sehir merkezinde kaliyorum, klimali otelimde, baguette esliginde kahvalti.. Ne kadar tezat, bir yanda ac insanlar, 60% okur yazar degil, bir yanda biz turistler. Unlu Foreign Correspondents Club’a gittim, ic savas sirasinda gazetecilerin toplandigi klube. Hala gazeteciler ve tarihi merak eden turistlerin toplanma yeri. Guzel bir sohbet esliginde yemek yedik, ic savaslardan konustuk.

O gun, Sihanoukville’e dogru yola ciktim, yol normal sartlarda 4 saat suruyor ve guzel palmiyeli beyaz kumlu bu kente variyorsun. Ama kasirga Kambocyayi fena vurmus, yol yerine nehir gelmis. Otobusten apar topar indirildik, once koca sirt cantamla motosiklete bindirildim, ordan ciplak ayakla su yilanlarinin ve kahverengi sivilarin arasindan ufak bir yerel tekneye bindirildim. Bazilari 25 dolar ekstra odemis, ben asil fiyat olan 1 dolara nehri gecmeyi basardim ama bu arada araliksiz yagan saganakla resmen donuma kadar da islandim. Sorun degil, fotograf makinam saglam ya, gerisi onemli degil. Yolun karsi kiyisinda bir baska otobuse aktarma yaptik ve Sihanoukville’e vardik. Aksam bir de baktik 8 haberlerinde biz!!! Inanilmaz birsey, topluca beklesirken kameralar bizi cekmis, ana haber bultenindeyiz. Yagislar nedeniyle bir anda ulke nehir altinda kaldı. Yollar kapandi ve Sihanoukville’de mahsur kaldik.

Sihanoukville’deki sel faciasindan sonra, yollar kurur kurumaz otobus biletimi alip Siem Reap’a yani Angkor tapinaklarina gectim. Yolda tanistigim genclerden biri Kral Sihanouk’un film cekme hobisinden bahsederek beni yol boyu guldurdu. Sihanouk, her sene film festivali duzenliyormus ve kendi cektigi filmler de her sene birincilik odulune layik gotuluyormus. Ya Hollywood bir dehayi kaciriyor ya da… Neyse.

Siem Reap, ana tapinaklar bolgesine yaklasik 3-4 km uzaklikta, turist akinina teslim olmus bir kent. Sakinlerinin hemen hepsi turizm ile ugrasiyor, ya otel sahibi, ya restoran sahibi, ya da “tuk tuk” surucusu… Bunlarin hic birini aramaniza gerek yok, cunku kente girdiginiz 5 dakikada size dogru en az 50 kisi kosuyor ve bir sekilde birini seciyorsunuz. Tapinaklara gelince… Ilk gun yuruyerek genel bir izlenim edinmek istedim, sabah 9dan aksam 6ya dek yurudum, oturdum, yurudum ve basima gunes gecti. Ertesi gun kendime gelir gelmez, bu tuktuk suruculerinden birini tum gunluk kiralayip keyif surdum. Bunun avantaji, hem uzak bolgelerdeki tapinaklara kolayca gidebiliyorsunuz, hem de inanilmaz sicak havada bir tapinaktan otekine kostururken, motosikletin ruzgari ile bir nebze serinleyebiliyorsunuz. Ucuncu ve son gunumde ise, en cok hosuma giden tapinaklari tekrar ziyaret edip, her birinde uzun uzun oturdum. Kesinlikle yapilmasi gerekenler; Angkor Wat’ta gunesin dogusunu izlemek, ozellikle tepe kulelere bin bir zahmetle ve emekleyerek de olsa tirmanmak, Bayon’da uzun uzun oturup ruzgarin kuleler arasinda cikardigi sesleri dinlemek, Baphuon’un restorasyon amaciyla yerinden cikarilan ve numaralandirma sistemi Kizil Kimmerler doneminde kayboldugu icin oylece birakilan taslari arasinda sasirip uzulmek, filler terasinda orumcek korkunuz varsa kalp krizi gecirmek, TaProhm tapinaginin inanilmaz buyuklukte ve her yerden fiskiran agac kokleri arasinda yitip gidisine hayran olmak (Tomb Raider ve Indiana Jones’dan hatirlarsiniz bu tapinagi) ve Phnom Bakeng tepesinde gunesin gol uzerine batisini izlemek! Gercekten “siir gibi bir yer” di Angkor tapinaklari…. Bunca sene gormeyi bekledigim yer, muazzamdi.. 3 gun boyunca sabahin korunden aksama kadar bolgede kaldim, yanimda Granada operasi ya da Carreras tabii ki.

Angkor’u geride birakmak zor olsa da, guzel bir Mekong tekne yolculugu sonrasi (deltada 2 saat kaybolmakla birlikte toplam 8 saati buluyor) Battambang’a, Fransiz bagetleri ile Kambocya mafyasinin arasina gittim. Mafya diyorum cunku sehirdeki Otel Royal, tum diger otellerin ve motosiklet soforlerinin gozunu korkutarak, tum turistleri bagliyor. Kaza eseri ucuz fiyatina kanip da bu otele girdiyseniz, sehirde baska sirketten ne motosiklet kiralayabiliyorsunuz, ne baska ulasim araclariyla civar koylere gidebiliyorsunuz. Konustugum tum suruculer, motorlarina zarar verildigini soylediler. Yine de Battambang cok guzel bir sehir, cok sakin. Ertesi gun yapacagim zorlu Bangkok yolculugu oncesi, Fransiz sekerlemeleri esliginde nehir kiyisinda keyif surmek cok iyi fikirdi dogrusu.

Battambang ya da Siem Reap’dan batiya Tayland’a gecmek yolun tamamen camurdan olusmasi ve koca koca cukurlar (arada pikaptan inip yurumek gerekiyor) nedeniyle felaket. Ustelik ismi verilmeyen bir ucak firmasinin yolun yapilmamasi icin devlete rusvet verdigi soyleniyor, bir kac saatlik surus sonrasinda dogru olduguna inaniyorsunuz. Pikapta Tayland’a kacak muzik CDleri goturen bir aile ile guluse guluse gittim, ustelik Tayland’a sokulmasi kesinlikle yasak olan tavuk urunlerini de bir miktar yesil akce odeyerek resmen gozumun onunde sinirdan iceriye soktular. Kambocya tozlu yolları ve gulumseyen yuzleriyle geride kalırken, insanligin yasadigi en aci katliyamlardan birini yasamis bu ulke icin “iyi sans” diledim. Budistler icin hayattaki en onemli sey bu: yeni bir baslangic ve iyi sans.

Ceren Musaagaoglu - 10 Agustos 2006

Laos


Uzun yillardir gormeyi istedigim, haritalar arasinda saatlerimi harcayarak hayalini kurdugum ve seyahat planimda en ust siralarda yer alan ulkelerden birinde: Laos’tayim! Tayland sinirini gectikten sonra, Mekong Nehri uzerinde iki gun suren tekne yolculugu sonrasinda ulastigim Laos’un dunya mirasi listesindeki altin kenti Luang Pragbang ilk duragim. Tayland’in korkunc karmasasi ve cocuk pornosu turizmi, uzerinize uzerinize gelen masajci kizlar tam dort gun geride kaldi. Tayland’in kuzeyinden Chiang Khong’dan Laos’un sinir kasabasi Huay Xai’ye Mekong nehri uzerinden gecer gecmez, aradaki farki anliyorsunuz. Tayland’da beyaz adamin etkisi anlatamayacagim boyutlarda, ve her acidan bu guzel ulkeyi korozyona ugratmis durumda. Her gecen sene gerek Tay kulturu gerekse doga tukeniyor. O guzel guleryuzlu insanlarin yerini bize ayakli cuzdanlar olarak bakan garip bir irk almis. Laos’a bir tas atimi uzaklikta ama cok farkli.

Laos hala beyaz-adamin gazabina ugramamis. Burada hala yere dusurdugunuz 1 dolar icin pesinizden kosup parayi utangac bir sekilde elinize birakan, sabahtan aksama dek Sawadeee (merhaba) diye bagirarak gulumseyen insanlar var. Laos kocaman bir dag ve nehir karisimi, biraz da pirinc pilavi ve hafif sosyalizmin etkisi (azla ve pirinc vodkasiyla yetinen bir halk), hafif fransiz somurge doneminin izleri (sabahlari baget emekli, kahveli muazzam kahvaltilar). Cocuklar cok tatli, cekik cekik gozler, bembeyaz saglikli disler.. Tam olarak hicbiryerdeyim! Uzun lafin kisasi ben Laos’a asik oldum..

Cumartesi gecesi ormanin ortasinda, en yakin kente 150 kilometre (burasinin ulasim araclariyla yaklasik 4 saat) uzakta ve dunyanin 6.uzun nehrinin kiyisinda suyunu ve elektrigini jenaratorle saglayan bir koyde kaldim. Luang Prabang’a nehir uzerinden tekne ile 2 gunde gidiliyor, dolayisiyla bu hicbiryerdeki koyde gece konaklamak gerekiyor. Bugun pazartesi, 1 dolara tum gun kiraladigim bisikletimle sehri turluyorum, cok fazla turist yok ve olanlar da huzura ermis haldeler. Bahce icinde vaha gibi bir konuk evinde kaliyorum, sabah kahvaltimi yapiskan mangolu pilavla yaptim (hayir hayir bizim bamya yemegi gibi asla degil korkmayin.. sadece lapa pilav iste, hafif tatli ve mangolu). Burada kendimi budist tapinaklara, kocaman agac golgelerine ve pazar yerlerine atmis durumdayim. Aralikli yagmur devam ediyor ve bir sonraki duragim yagmur ormanlarinin ortasinda ufacik bir koy..

Laos’un UNESCO listesinde yer alan guzel kenti Luang Prabang’dan ayrildiktan sonra, tum turistlerin izledigi klasik rotayi secip baskente gitmek yerine, daha az ayak basilmis olan nehir kiyisindaki koylerden birine gittim. Elektrigin ve suyun olmadigi, ustelik ne hastasi oldugunu anlayamadigim yasli bir adam ve yaklasik 6 kisiyle paylastigimiz saz kayikla varilan bu koyde 2 gun bambu evlerde kaldim. Bu arada koyde son 2 ay icinde olen 3 kisi icin cenaze ve sarkili turkulu bir veda yemegi verildi. Bu tabii ki ilginc oldugu kadar korkutucu da, ozellikle benim gibi hipokondriyak olmanin sinirlarinda dolasan bir psikopatolog icin! Yerel halk son derece dost canlisi ve sizi sevdikleri zaman pisirip yemeseler de en kiymetli yemeklerini ikram ediyorlar: domuz kani pudingi. Ben bu yemegin Umberto Eco romanlarinda oldugu gibi sadece ortacaga ozgu bir hiristiyan toren yemegi oldugunu sanirdim, degilmis. Bu kibar ve elinde avucunda ne varsa paylasmak isteyen insanlari geri cevirmek gercekten hos karsilanmiyor.


Koyde gecen gunlerden sonra, devamli doguyu takip edip Vietnam’a girmeye karar verdim. Rehber kitaplarda 13-14 saat olarak belirtilen bu toprak ve tek serit yol tam 5 gun surdu, ustelik sabah 6 da kalkip aksama kadar daglar arasinda kivrila kivrila. Arada, tabii ki vasita bulunmayisi nedeniyle uc kucuk koyde kaldim. Vasita dediysem, kamyonet arkasinda, devamli ciseleyen yagmur altinda, ustune gecirilen bir tente ve tahta sandalyemin altina yerlestirilen bir kumes dolusu tavuk ve iki saatte bir oten bir horozla seyahat ediyorum. Ama hem Laos’lularin guler guzleri, hem gercekten genel turist anlayisindan cok uzak olan, dunyanin bu ucuna gelen ‘ekstra tatli’ bagimsiz turistlerin beraberinde getirdikleri lao lao (pirinc sarabi) ve muazzam gezgin hikayeleriyle bu 5 gun gecti. Vietnam sinirina dek bu curcuna icinde seyahat ettik, camurlu yollarda ve freni olmayan bir kamyonetin arkasinda. Ama anlatamam sisler icindeki daglarin guzelligini, taraca taraca pirinc tarlalarini, ve beraberinde durmadan dinledigim Carrera mp3lerini..

Laos geride kaldi ama bu ülkeye tekrar tekrar geleceğimi biliyorum.

Ceren Musaagaoglu - 10 Agustos 2007

Vietnam


Laos’un kıvrımlı kıvrımlı yollarından geçip, Vietnam sinirindan içeri girdigimizde 5 kisiydik: Birlesmis Milletler heyeti misali, Ingilizler Fransizlar Almanlar ve ben. Sonrasi ise… tam 2 gunde sadece 140 kilometre gecebildim! Sinirda mafya misali iki aile var, (buyuk olasilikla Giovanniler ve Luciattolar) birinin minibusu, digerinin otobusu var. Ikisi de uzun ugraslar sonucu 140 dolara sadece 50 kilometrelik yolu gitmeye ikna oldular, ki bu fiyata Laostan Vietnama ucakla gidebiliyorsun. Bu arada kim goturecek kavgasi cikti ve sonunda kimse goturmemeye karar verdi! Bu nasil bir mantik demeyin, Vietnamdaki 2 gunden sonra: Bu ulkede mantik yok. Biz de bu mafya koyunde kalacagimiza - cunku hangi gun gidecegimiz belli degil - yururuz daha iyi deyip, kendimizi yagmur ormanlarinin icine attik!


Bu noktada devamli babamin ‘ne isin var uzak doguda’ sozleri kulaklarimda cinliyor, sirtimda koca canta, yanimda 350ml su ve yol kenarindan kopardigimiz bir ananas. Muhabbet iyi neyseki, gule eglene yuruyoruz. 5 kilometre yuruduk, 7 kilometre yuruduk, bengal kaplani dogal yasam siniri tabelasi karsimiza cikti! Birde bizi geriden geriden takip eden 10-15 vietnamli velet var. Meraktan takip ediyorlar ama gece de yaklasiyor. Bu arada guluyoruz, filmlerde ilk olarak sisman olan kaybolur falan diyoruz. Birden onumuze elleri baltali bambu kesicileri cikti, ’sizi Allah yolladi’ nin ingilizcesine benzer biseyler geveleyip adamlara yuklu miktarda para teklif ederken, nerden geldikleri belli olmayan mafya ailesi belirdi ve bizi belli bir noktaya dek gotureceklerini bildirdiler. Kisacasi, patlak bir lastik, kirilan bir aks, yol ortasina dusmus koca kayalar ve bir yani duz kaya obur yani nehir ucurum olan yol bizi durduramadi. Gece 11de bir mola verildi, soforun bir tanidiginin evinde yer yataklari serildi, ev sahibine yalvar yakar 2 gundur yemek yemedik diye (gercek)yaptirdigimiz haslama pilav yenildi, sabah 7de yola konuldu ve bugun oglende HaNoi’ye varildi. Bu arada biz 5 kisi en yakin dosttan daha yakin olduk, bu gece bu basarimizi kutlamak icin bir veda yemegi veriyoruz, tabii ki haslama pilav ve sebze ile. Tum bu maceraya ragmen, ilk izlenimlerim korkunc olsa da, Vietnama sans verecegim onumuzdeki gunlerde. Yine de bu sinir kapisini kullanmanizi kesinlikle tavsiye etmem.

Hanoi’deki son gunumuzde sanirim haberlerden takip ettiginiz kasirga Vietnam’i vurdu ve Halong Bay’e gitme sansim kalmadi. Bu durumda, saganak yagmur altinda guneye inen otobusle 14 saatten sonra bir baska Unesco kultur mirasi kenti olan HoiAn’a gitmeye karar verdim. Hakikaten inanilmaz guzel bir kent. Fransiz ve Japon etkisinin harmanlanmis hali. Sansima kentte 3 gun surecek olan Vietnam-Japon kultur gunleri vardi, geleneksel Japon davul gosterileri, Vietnam operasi (ki akillara ve kulaklara ziyan bir felaket) ve her iki mutfagin guzide yemeklerini ogrenebildigim yemek kurslari! Artık sushi, chilli soslu yengecler ya da papayali kalamar salatasi pisirebiliyorum (tabii ki malzemeleri bulmak bir dert). Kendin pisir kendin ye ziyafetinden ve bisiklet turlarindan sonra daha da guneye, ufacik balikci koyu MuiNe’ye gectim. Kumsal ve okyanus hayal ettigimden cok farkli ve cin coplugune donmus haldeydi ama kaldigim bungalow ve mutis sevimli motosiklet surucum Monsieur Binh MuiNe’yi cennete cevirdi. M.Binh 35 yasinda 3 cocuk babasi, bir saz ev ve bir motosiklet sahibi. Ilk iki oglandan sonra 10 sene kiz cocuk icin dua etmis ve ucuncu oglan gelmis 5dolar karsiliginda tum gun suren ve muazzam kum tepelerinde kizakla kaymayi, koye ozgu yuvarlak bambu sandallarin yapimini, pirinc sarabi ve egzotik meyveler esliginde ogle yemegini ve gunun geri kalaninda belese kullandigim motosikletini iceren cok guzel bir MuiNe gunu gecirebiliyorsunuz..

MuiNe’den guneyin altin sehri Saygon’a ya da yeni adiyla HoChiMinh city’ye gectim. Kocaman, gurultucu ve renkli neon isiklarla suslu Saygon, Paris’in varoslari gibi. Ucuz, pis ve fakir. Kisacasi backpacker turizmine teslim olmus. Saygonda bir gun kaldim ve sansima bir baska Mr.Binh dustu (ya da bu sosyalist ulkede herkesin adi Mr.Binh), ilki kadar guleryuzlu olmasa da, guney adina carpisan kuvvetlerde asker olan ve sonrasinda yeni dunyada sansini arayan 55 yaslarinda bir adam Mr.Binh. Savasin gercek yuzunu, mayin tarlalarini anlatti uzun uzun. Amerika ile omuz omuza carpisan bu adamin simdiki rejimi oven sozleri hatta Amerika karsitligi etkiledi bizi.. Ama 1mt den alcak karanlik ve sicak tunellerde hemen onumde yururken, anladim ki, hangi tarafta olursa olsun, bu insanlar ‘kaybedilmis kusak’. Devlet guneyli askere guvenmiyor, 30 seneden sonra bile, ne bu adam ne ailesi devlette gorev alabiliyor. Ogretmen, doktor olmalari imkansiz, is verilmiyor. Mr.Binh savastan once tip fakultesinde ogrenciymis… Simdi tur rehberi, ilgisiz sisko turistlere tarihi anlatmaya calisiyor.. Saygon zor sehir, hemen ertesi gune Mekong deltasina giden bir gruba dahil oldum. Deltadaki kucuk yuzen koyler, balik yemekleri, ufak kayiklarda geziler ve 3 gun sonra Kambocya sinirindaydim!

Ceren Musaagaoglu - 10 Temmuz 2007

Tayland


Iki ayin sonunda tekrar Tayland’a donmek cok sasirtici bir deneyim. Ilk gelisinizde cok kirli, gurultulu ve karmasik gorunen bu ulke, iki aylik seyahat tecrubesinden sonra gercekten uzak dogunun incisi gibi parliyor. Benim de Tayland’a geri donusum muazzam oldu. Sinir kentinden baskent Bangkok’a klimali luks otobus esliginde (inanamayarak ve her 5 dakikada bir yanimdakilere “ne kadar modern” diyerek: bizdeki “oz hakiki” turizm’ler yaninda saray kalir bu arada) 4 saatte vardim. Utanarak itiraf ediyorum ki, o gece yaklasik 2 aydan sonra ilk defa batili yemegi yemek uzere kendimi PizzaHut’a attim. Peynir ve sut urunu bulmak uzakdoguda bir sorun. PizzaHut’ta peynire, daha sonra markette litre litre sutlere saldiran ben ve bir kisim Hollandali disinda bu ulkede kimse sut urunlerini almiyor, cunku sindirim sistemleri musait degil. Yaptigim kahvaltida sut istedigimde “sut muuuu? hemde tam bir bardak mi???” diyen garsonlar oldu. Yani sut-kolikseniz, uzakdogu’da hayat ciddi zor!

Bangkok’ta unlu Khao San yolunda dizi dizi tur operatorleri ile otobus+katamaran tekne bileti bulup, istediginiz adalara kolayca gidebiliyorsunuz. Ben de uzakdogudaki son haftamda seks turizminden uzak, sakin ve guzel bir adada keyif surmeye karar verdim. Aslinda, adalari es gecip Myanmar (Burma)’ya devam etmeye niyetlenmistim ama bu muazzam ulke aceleye getirilmeyecek kadar onemli benim icin. Dolayisiyla Koh Tao (kaplumbaga adasi) yani tuplu dalis cennetine dogru yola ciktim. Bu ada, palmiye ormanlari, birbirinden uzak ve sakin koylari, turkuaza yakin ve 25 metre gorus mesafesi ile balikadamlari buyuleyen kiyilari, ve tabii ki ufacik bambu klubeleri ile cennet. Ilk 3 gun bu adada kaldim ve bol bol dalis yaptim. Diger uc gun ise daha da cennet olan Koh Nang Yuan adasina (toplam alani 1 km2 olan, uzerinde sadece tek konaklama tesisi bulunan, tamamen ekolojik yaklasima sahip) gectim. Burasi inanilmaz bir yer… Bizim olu denizin daha bir turkuazi, minicik ve tertemiz halini dusunun. Ortada bembeyaz bir yarim ada kumsal, Japon Bahcesi denen mercanlar ve rengarenk baliklarla dolu koylar ve her aksam ayni saatte gelip beni cilgina ceviren 1 metrelik barakudalarla yuzmek!!! Tamam otel biraz tuzluydu ama kesinlikle degerdi. Bol bol guneslenmek, yuzmek ve sessiz sakin butun gun kitap okumak icin ideal..

Adalardan Bangkok’a donup ucagimi yakaladim. Son anda nereden ciktigi belli olmayan, Kral Adulyadej’in icatlarindan, ucak biletine dahil olmayan 15 dolarlik havaalani vergisini odeyip, kendimi koltuguma attim ve 18 saatlik ucak yolculugu ile Turkiye’ye, 2 gun sonra da Hollanda’ya evime vardim. Simdi fotograflara bakip bakip ic cekiyorum. Iki ay yetmedi, yine yol beni cekiyor. Eh, bana da “Yolcu yolunda gerek….” demek dusuyor!

Ceren Musaagaoglu – 5 Eylul 2006