20 Ekim 2010 Çarşamba

Batı Avustralya IV: Kuzeybatı

Kuzeybatı Avustralya'ya gidecekseniz, rahat bir araba ya da camper van kiralamalı ya da re-location türü bir araç bulmalı ve mesafeleri hafife almamalısınız. Kanguruların yarattığı tehlike nedeniyle güneş battıktan sonra araba kullanamayacağınız için rotanızı, güvenliğiniz için kamp alanınızı ve akıl sağlığınız için yolda bazen saatlerce hiçbir araca ve insana rastlamayacağınızı hesaplamalısınız. Kuzeybatı vahşi ve kuzeye çıktıkça tropikleşen bir bölge. Flora ve faunası kendine özgü, bahar aylarında (özellikle eylül-ekim arası) vahşi çiçeklerin açmasıyla büyüleyici, yaz mevsiminde arabada beyninizin haşlanmasına neden olacak kadar sıcak.. Önereceğim rotayı takip edecekseniz en az 7-10 günlük bir zamana ihtiyacınız olacak.

Kuzey batı resmi anlamda Geraldton'da başlıyor, bu kasabanın güneyine günübirlik gelebilirsiniz. Geraldton sakin bir balıkçı kasabası, etkileyici katedrali ve klasik 19.yy binaları enfes. Daimi rüzgarı tüm sakinlerinin birer uçutma sahibi olmasına ve sahili rengarenk uçurtmalarla süslemesine neden oluyor. Keyifli bir görüntü. Şehirden biraz uzakta Rock Of Ages isminde muhteşem bir pansiyon var, ve bu pansiyonun çiçeklerle kaplı bir bahçesi, 19.yy mimarisi ve bir anane zevli ile çiçekli çiçekli döşenmiş rahat odaları ve sabah sizi uyandıran taze kahve kokusu ve leziz kahvaltısı var.

Kahvaltı sonrası Kalbarri milli parkına doğru yola çıkar ve içerdiği planktonların güneşte aldığı renk nedeniyle pembe göl olarak anılan göle biraz zaman ayırırsınız. Port Gregory yüzme durağı ve piknik için iyi bir seçim. Kalbarri'de kıpkırmızı kayalar arasından geçen Murchison nehrinın kıvrımları büyüleyici. Güneş tepede kızgın haldeyken, her biri 1-2km'lik yürüyüşler ile The Loop, Nature's Window, Z-Bend, Hawk's Head ve Natural Bridge mutlaka görülmeli. Kızıl kayalar arasında gerçekten marstaymış gibi bir hisse kapılıyor insan ve gün boyu o kaya bu kaya geziyorsunuz. Akşam gün batımının dehşet güzelliğine takılmamak mümkün değil ama güvenlik herşeyden önce geliyor ve milli park sınırlarında gece konaklamak yasak. Kanguruların çok sevdiği bu bölgeyi hava kararmadan geçmeli ve onlarca at çiftliğinden birinde konaklamalısınız. Bu çiftliklerin düzenlediği dolunay turları oldukça keyifli oluyor ve çiftliğin ultra-sakin atlarına binmek 30-40dk içinde kolayca öğrenilebilecek bir beceri.

Kalbarri'de yapılacak çok şey var ve kendinizi Crocodile Dundy gibi hissediyorsunuz. Doğa ile içiçe, ister at çiftliğinde ister kampta konaklayın, sessizlik, huzur ve geceleri izlediğiniz milyarlarca yıldız içinize işliyor. Ayrılmak zor ama zaman kısıtlıysa yapacak birşey yok.

Ertesi gün daha da kuzeye, Shark Bay'e doğru yola düştüğünüzde, iklim tekrar değişir ve kırmızı kayalar yerini boş ve kıraç toprağa bırakır. Güneş daha fazla yakar ve çevredeki kumsallara girip çıktıkça, buz gibi denize özlem artar. Bölgedeki en etkileyici kumsal şüphesiz Shell Beach. Adından da anlaşılacağı gibi, milyarlarca deniz kabuğundan oluşuyor. İlk başta kum sanıyorsunuz, yaklaşınca büyüleniyor ve üzerinde yürümeye kıyamıyorsunuz. Neden bilinmez, kabuklu deniz canlıları bu kumsalı kendilerine sonsuz dinlenme mekanı belirlemişler. Aslında ekolojik dengeyi korumak için kabukları cebe atmak yasak, ama atmayan da yok, ben de dahil. Muhteşem bir bölge!

Buradan da ayrılıp Avustralya'nın resmi olarak en batısındaki kent olan Durham'a geçiyorsunuz. François Peron Milli Parkı ve Monkey Mia bu bölgenin gözdeleri. Monkey Mia, her sabah kahvaltıya gelen yunusları ile ünlü ve Monkey Mia Dolphin Resort bu bölgede konaklayabileceğiniz bir eko-otel, ayrıca araştırma merkezi ve gönüllü çalışmalara açık. Sabah erkenden diğer turistlerle okyanusta tek sıra halinde dizinize kadar suya giriyor ve yunusların gelmesini ve size dokunup uzattığınız sardalyaları afiyetle midelerine indirmelerini gözlemleyebiliyorsunuz. Sevimli..

Daha kuzeye geçecekseniz, yine bir iklim değişimine hazır olun, artık resmen tropik iklimdesiniz. Avustralya'nın mercan sahili diye anılan bu bölge turkuaz sular ve benbeyaz sahiller demek. Ningaloo Marine Park içindeki Turquoise Bay cennetten bir köşe. Deniz kaplumbağalarını görmek için biraz burnun ucuna, Jurabi'ye geçmeniz yeterli. Bölgenin iç tarafında yer alan Karijini milli parkı dört nehrin birleştiği, muhteşem bir manzaraya sahip. Artık doğuya kıvrılıyorsunuz ve Broom'a dek saatlerce tek bir araba görmeden yol alıyorsunuz. Bol su, bol petrol ve çelik gibi sinirler..

Kimberley, Avustralya'nın kuzeyi, nevi şahsına münhasır bir bölge. Hayvanı, iklimi, yatay akan şelaleleri ve muhteşem kamp alanları var. Kumsallar bembeyaz, deniz turkuaz ve 5 yıldızlı otelleri ile oldukça revaçta. Biz bu bölgeye kadar uzanamadık ama seyahat programlarından izlediğim kadarıyla muhteşem. 10 günden fazla zamanınız varsa, mutlaka geçmelisiniz.

Dönüşte aynı yoldan geri direksiyon sallamak yerine, daha önceden bahsettiğim relocation araçlardan kiraladıysanız, Broom'da aracı teslim edebilir, otelin birinde birkaç gün kendinizi şımarttıktan sonra uçağa atlayıp 3 saatte Perth'e geri dönebilirsiniz. Evet, 3 saat uçakla! Yani Hollanda'dan Türkiye'ye gitme mesafesinde. Dediğim gibi, konu Avustralya olduğunda mesafeleri hafife almamalısınız. Haritada ufacık duran bir mesafe, genellikle saatler alıyor ve çoğu zaman 2000km'lik alanda hiçbir medeniyet emaresi bulunmuyor. Bu nedenle Batı Avustralya'da seyahatlerinizi çok ince planlamalı, güvenliği önplanda tutmalı ve ne yaptığınızı bilerek seyahat etmelisiniz. İyi eğlenceler :)

Ceren Musaagaoglu - Ekim 2010

Batı Avustralya III: Avon Vadisi ve yakın kuzey

Perth'e ilk geldiğimizde, şehrin doğusunda bir nevi medeniyetin sınırını belirleyen tepelerin gerisinde ne var diye merak etmiştik. Perth tepeleri diye bilinen arazinin gerisinde olan, klasik kovboy filmlerinden fırlamış gibi duran, akşam saat 2'den sonra yemek bulamayacağınız, 4'ten sonra ise hayalet kasabaya dönen kıraç kasabalar. Onun ötesi ise kırmızı-bakır rengi bir toprak. Taaaa Orta Avustralya'daki Uluru Dağı'na dek.. Yine de günübirlik pazar gezmeleri için ideal bu kasabalar. Ayrıca bu günübirlik macerayı Perth tepelerindeki efsanevi pizzacı'da (Little Ceasar - ama aynı isimdeki zincirle alakası olmayan bir ufak şaheser) akşam yemeği eşliğinde sonlandırmak da olmazsa olmaz!

Cumartesi sabahı, çadırınızı ve uyku tulumlarınızı alın ve Perth'ten 4-5 saat süren Wave Rock'a doğru yola düşün. Avon Vadisindeki ilk durağınız, tarihi 1831'e uzanan bir yerleşim alanı olan York. Günümüzde sadece pazar günleri Wave Rock'a giden turistlerin durak noktası olma özelliği nedeniyle canlanan, ölü bir kasaba. Hafif rüzgar olduğunda, önünüzden hoplayarak geçen yuvarlak toz ve çalılık ile kasabanın tek caddesi boyunca sıralanmış koloni mimarisinin en güzel örnekleri olan evleri yanılmaz şekilde kente kovboy film seti havası katıyor. Bu kentte 1-2 saat geçirip yola devam etmeli ve öğleden sonra güneşi ile Wave Rock'a varmalısınız. Sözkonusu "kaya"nın turist dergilerinden anlaşılmayan minyatür boyutu nedeniyle uğrayacağınız hayal kırıklığı büyük olsa da, güneş batışında kıpkırmızı topraklarda kamp yapmanın zevki paha biçilemez. Aslında, diğer yazımda bahsettiğim yoldan, güneyden dönüşte Kalgoorlie-Boulder üzerinden geliyorsanız, bu bölge yolun üzerinde olacağı için mantıklı bir durak olabilir.

Daha kuzeyde New Northern Highway üzerindeki New Norcia kasabası İspanyol mimarisinin güzel örneklerini ve Benedikt Kilisesi, mezarlığı ve limonlu paylarını deneyimlemek için, yarım günlük bir zaman zarfında ziyaret edilebilir. Ayrıca manastırın ağır havasında fenalık geçirmek için de ideal. İnanılmaz sıkıldığınız bir haftasonu, yapılacak başka hiçbirşey yoksa gitmenizi öneririm.


New Norcia'yı tamamen es geçip, bir yandaki paralel yolu (Brand Highway) kullanırsanız, çok daha keyifli bir gün geçirebilirsiniz. Kıvrım kıvrım ve muhteşem bir manzaraya sahip olan bu yol tam bir sürüş keyfi sunuyor. Çoğu zaman yol kenarına park edip bahar çiçeklerinin, yağmurun ya da otlaklardaki koyunların fotoğrafını çekeceğiniz için, birkaç saat ayırın bölgeye. Yol sizi önce Lancelin'e, oradan da Pinnacles Çölüne götürsün. Lancelin 4WD-severler için tanrının bir lütfu olarak çalılık alanda rüzgarın getirdiği deniz kumundan oluşan çöl-tepelerine ev sahipliği yapıyor. Motosiklet sürüşü ve kum sörfü için de ideal. Pinnacles ise Türkiye'deki Kapadokya'yı andıran, ama çok daha basit ve küçük bir korozyon bölgesi. Yeni yapılan Ocean Highway'den de ulaşılabiliyor. Biraz daha kuzeye çıktığınızda, uykulu bir balıkçı kasabası ve ideal bir sörf bölgesi olan Cervantes'e ulaşırsınız. Yüzmek için Jurien Bay'i tercih edebilirsiniz.

Perth'ten günübirlik gelebileceğiniz bu bölgeler kuzeyin tropik ve güneyin hırçın güzelleri kadar etkileyici değil, ama kolay ulaşımla bir haftasonu keşfini hak ediyor.

Batı Avustralya II: Margaret River ve çevresi

Perth'ten bir araba ya da içi yataklı bir kamp minibüsü (camper van) kiralayarak birkaç gün için güneye inmelisiniz. Sabahın erken saatlerinde yola çıkarsanız, kahvaltı için Mandurah kasabasında durmalı ve nehir kenarında kocaman bir latte ile mantarlı omleti mideye indirmelisiniz. South western highway'i takip ederseniz, resmi olarak "hiçbiryer"in ortasında ormanlık alanda biraz dikkatli araba kullanıyorsanız "dünyanın merkezi kahve evi" de diğer bir opsiyon.

İlk olağanüstü durak ise Busselton Jetty. Burada kısa bir ayakları açma, sahile park edip güney yarımkürenin 2km'lik en uzun iskelesinde yürüyebilirsiniz. İskelenin gemilerden alınan yüklerin taşınması için ufak bir raylı sisteme sahip olduğunu ve bugün sadece ilk 100mt'sinin açık olduğunu belirteyim. İkinci durak Dunsborough'a yakın sörfçülerin durağı Eagle Bay ve hemen ardındaki muhteşem sahil Bunker Bay olmalı. Batı Avustralya'nın en batısındaki duraklardan biri olan Bunker Bay yüzmek, güneşlenmek, balık avlamak ve piknik için ideal. Hemen yakınlardaki Cape Naturaliste National Park sevimli bir deniz fenerine ev sahipliği yapıyor. Güneş battıktan sonra kangurular etrafta zıplamaya başladığı için kesinlikle araba kullanmamalısınız. Kanguruya çarpmak ve sadece ona değil, kendinize de zarar vermek an meselesi. Konaklama için uygun bir sahil seçebilir, doğa ile içiçe kamp yapabilir ve uyuyabilirsiniz. Biraz konforunuza düşkünseniz, dünyanın en en en güzel mini oteli Yallingup'ta Sienna Lodge'dur ve üzüm bağlarının ortasında, minik bir gölet ve 4 odalı bağ evinden oluşur. Dolunayda gece bahçede mutlaka gezinin, ufak sundurmada gökyüzünü ve milyonlarca yıldızı izleyin. Mutlaka yanınızda sevgiliniz olsun ve 3 saat önce size dünyanın en romantik kumsalında - ismi bize özel kalsın ;) - evlenme teklif etmiş olsun ve kalbiniz bum bum bum atıyor olsun. Sienna'nın şarapları - özellikle kırmızı - muhteşem, mutlaka birkaç şişe alın fakat sıcak araba yolculuğuna dayanmaz. Merak etmeyin, dünyanın bu yakası şarabın tadına varabileceğiniz binlerce kumsal ve doğal park alanıyla kaplıdır. Burada rahatlıkla birkaç gün geçirebilir ve çevredeki yüzlerce bağevinin şarabını tadabilir, doğada piknikler yapabilir ve Bunker Bay'e tekrar tekrar giderek yüzebilirsiniz. Balık avlamak lisans gerektirmekte ve lisanssız avlanma büyük cezalarla sonuçlanabilmekte.

Ertesi gün biraz daha güneye, mağaralar ve ulu ağaçlarla ünlü bölgeye inmelisiniz. Günlük milli park giriş kartı mecburi ve mağaralar arasında en etkileyicisi Lake cave ve Ngilgi cave'dir. Turistik kasaba Margaret River görülmese de kayıp sayılmaz ayrıca oldukça pahalıdır. Kamp ihtiyaçlarınız için Dunsborough daha hesaplıdır. Güneye indikçe flora ve faunanın değiştiğini fark edersiniz, Pemberton'da ağaçlar birden uzamakta, orman kararmakta, yollar sadece 4WD araçların gireceği toprak şeride dönüşmektedir. Toprak tek yönlü yollarda araba sürmenin keyfine varın, ormanda kaybolun. 60mt'lik Gloucester ağacını ve 68mt'lik Bicentennial ağacını bulun, yükseklik korkunuz yoksa mutlaka birine tırmanın ama asla ikisine birden zorlamayın, ertesi sabah kas tutulmasından yürüyemeyecek duruma gelirsiniz. Bölgede diğer görülmesi gerekenler Beedelup şelalesi ve harika bir sürüş keyfini garantileyen Great Forest Trees Drive ve Heartbreak Drive. Ayrıca Nannup'daki Blackwood ırmağında kano kiralayıp birkaç saat dolaşabilirsiniz, çok keyiflidir.

Bir sonraki gün daha da güneye inmeli ve Devler Vadisine gitmelisiniz. Dev ağaçların üzerinde kurulu köprülerde yürümek inanılmaz bir deneyim. Denmark'tan itibaren güney okyanusu kıyısından gideceğiniz için falezleri görüp hayran olma şansını yakalayacaksınız. Mutlaka Elephant Rock'a uğrayın. Bu bölge yazın bile serindir, yanınızda rüzgarlık olmalı. OFalezler ve hırçın dalgalara hayran kalarak takip ettiğiniz yolun sonunda Albany'ye varacaksınız. Albany, beyaz ırk için Batı Avustralya'nın en eski yerleşim kentidir (1826). Kentteki liman ve bir zamanlar serbestçe avlanan balinaların işlemden geçirildiği kesim merkezleri görülmeye değer. Ayrıca son derece sportif Avustralyalıların yürüdüğü 963km'lik Bibbilmun Yolu'nun da başlangıçı (ya da bakış açısına göre bitişi)dir. Filmlerde görüp beğendiğiniz kaslı seksi demir-adam Avustralyalıları arıyorsanız, buldunuz..

Albany'den doğuya Esperance'a devam etmek oldukça keyiflidir ve temmuz-eylül arasında Humpback Balinalarını görme şansınız neredeyse %100'dür. Esperance'dan Kalgoorlie-Boulder (ıssızlığın ortasında genelevi ile ünlü ve rüzgarda çalılık toplarının önünüzden geçtiği kovboy filmlerinden fırlamış bir kasaba) üzerinden Perth'e dönmek kızıl gezegende yapayalnız kilometrelerce araba kullanmak anlamına gelir ama tekrar ormana dönmek istemiyorsanız ilginç bir deneyimdir.

19 Ekim 2010 Salı

Batı Avustralya I: Perth ve yakın çevresi


1.5 sene bana ev olan Batı Avustralya'dan ayrılmama günler kala yazıyorum bu seyahat yazısını. Biraz hüzün var, biraz Avrupa'ya dönüşün heyecanı, biraz da bahar havası şu günlerde.

Aborjinler Avustralya'ya geleli 40,000 sene olmuş ve bunun 34,000'ini dünyadan tamamen kopuk, kendi hallerinde barış ve sukunet içinde, doğa ile konuşarak, rüyalara yatarak ve sanatla geçirmişler. Bu kıpkırmızı ülke ilkkez Portekizlilerce 16.yy'da "keşfedilmiş", Hollandalı denizcilerin merakını çelmiş. Kaptan Cook 1770'de doğu kıyılarının ayrıntılı bir haritasını çizecek kadar zaman geçirse de Batı Avustralya pek ilgisini çekmemiş. Batıdaki aborjinler 1826'ya dek beyaz adamı görmemiş ve gördükten sonra da tabiri caizse.. sevmemiş. Batı Avustralya'nın ilk beyaz yerleşimi güneyde Albany'den başlayarak kuzeye çıkmış. Sadece 3 yıl içinde beyaz adam aborjinler üzerinde kolayca hakimiyet kurmuş, kölelik ve insanlık dışı muameleler gerçekleştirmiş. 1880'lerde keşfedilen büyük miktarda altın ve diğer değerli madenler, avrupa'dan daha fazla beyaz adamın bölgeye gelmesine ve daha fazla insanlık suçu işlenmesine neden olmuş. 1900'lerin ilk yıllarında boru hatları, madenler ve şehirleşme yaşanmışsa da, aborjinler beyaz adamdan olan "yarım-kan" denen çocuklarından ayrılmaya, bu çocuklar hıristiyan öğretilerince yetiştirilmek üzere yurtlara verilmeye zorlanmış. Tam-kan aborjinler ise tecrit yolu ile soykırıma tabi tutulmuş.

1914'te patlak veren 1.Dünya Savaşı'nda İngilizlere yardım için getirilen ucuz askerler Gelibolu'da "Çanakkale Geçilmez" olaylarında can vermişler. Torunları hala Anzac (Australia and New Zealand Army Corps) törenleri için nisanda Türkiyeye gelir. Büyük depresyon sırasında 1933'te, göreceli olarak refahta bulunan Batı Avustralya, ülkenin genelinden bağımsızlığını ilan etmişse de dünyada patlak veren 2.dünya savaşında İngilizlerin yanında bu sefer de Hitler'e karşı savaşmışlar.

1993'te federan hükümet tarafından Aborjinler toprakların temel sahibi olarak tanınmışsa da, yıllarca süren kötü muamele, eğitimsizlik ve alkol/uyuşturucu bağımlılığı Aborjinleri hala toplumdan dışlamakta ve beyaz adamdan 53 kat daha fazla hapishane yaşamı ile ilişkilendirmekte.

Batı Avustralya ülkenin geri kalanına kıyasla madencilik ve inşaat alanındaki iş imkanları sayesinde oldukça refahta. Yaşam standardı yüksek ve maaşlar dolgun, fakat yaşam oldukça pahalı. Toplam nüfusu 20.5 milyon olan Avustralyanın 1/3 lük alanını kapsayan batı eyaletinde 2.5 milyon insan yaşıyor ve bunların 1.5 milyonu da en büyük kent olan Perth'te. Dünyanın en "yaşanılası" 5. kenti olan Perth'te şehir merkezi, yani CBD, oldukça küçük ve yapılacak çok fazla şey yok. Perth'te yaşam doğa güzellikleri ve spor üzerine kurulu, sosyal yaşam pek yok. Perth'te yapılacaklar, King's Park ve Botanik bahçelerinde dolaşmak, gün batımında kıpkırmızı olan kenti ve gökdelenleri izlemek, nehir kenarındaki az sayıda işletmeden biri olan Sassy's'te kahvaltı keyfi, hemen yanındaki Lucky Shaq'de gece arkadaşlarla biraları yudumlamak, bol bol yürüyüş ve bisiklet keyfi. Subiaco'da haftasonları pazar kuruluyor ve sonrasında dünyanın en lezzetli vejeteryan hamburgerlerini (tabii ki klasikleri de) bulabileceğiniz Jus Burger'de soluklanabilir ya da Subiaco Oval'de bir futbol maçına gidebilirsiniz. Amerikan futbolunun daha sert ve koruma aparatları olmadan oynanan bir şekli olan futbolun kurallarını ben hala çözemesem de, burda sezonu heyecanla beklenen spor olaylarından biri.

Şehirden otobüsle 15dk içinde okyanus kıyısına ulaşılıyor ve yoğun bir iş gününün yorgunluğunu yaz-kış 20C olan okyanus sularında giderme imkanı var. Şehrin bence en güzel kumsalı Cottesloe, bembeyaz kum ve uzun sahil şeridi var. Biraz dalgalı olsa da, güneş batışında inanılmaz romantik oluyor. Ev ve lisanslı barlar dışında içki yasağı olduğunu unutmadan (cezalar 200dolar civarında) sakin ve fazla çocuk olmayan bir köşede keyifle şarabınızı yudumlayabilirsiniz. Köpekbalıkları can kurtaranlar ve helikopterlerce devamlı gözetleniyor ve helikopter denize doğru alçaldığında mutlaka kıyıya çıkmanız gerekiyor, çünkü çevrenizde köpekbalıkları yüzüyor demek bu. Ayda bir, iki ayda bir ne yazık ki bazen ölümlü kazalar yaşanıyor, o nedenle dikkatli olmakta fayda var.

Şehirden trenle 30dk uzaklıkta benim en çok sevdiğim, çıplak ayaklarla dolaşabildiğim, hippi marketleri ve sanat camiasıyla ünlü ve son derece eski (1890lar) binalara ve enteresan bir hapishaneye sahip Fremantle kasabası bulunmakta. Avustralyalılar kelimeleri kısaltmayı çok seviyor; Mushroom (mushies), Octopus (occi), Breakfast (brekky) duyduğum en sevimliler, tabii Fremantle da olmuş Freo. Freo'ya mutlaka gidilmeli, haftasonu pazarı gezilmeli, pazarın içinde çoooook eski bir bar olan "Markets Pub"da canlı müzik dinlenerek bira içilmeli, mutlaka hapishane gezilmeli ve tünellere inilmeli. Tünellerde 2.5 saatlik turlar var, yerin altında fenerlerle dolaşıyorsunuz ve arada kano ile su kanallarını aşıyorsunuz, çok eğlenceli. Ayrıca geceleri düzenlenen hortlak turları da var, istenirse yemekle de birleştirilebiliniyor. Freo balıkçı ve sanatçı kasabası, her ikisinden de bolca bulmak mümkün, her köşe başında sanata ve taptaze balık, kalamar, salçalı soslu midye gibi lezzetler karşınıza çıkıyor. Bölgede bira yapımhaneleri de var ve en güzel birayı Little Creatures'ta hemen okyanusun kıyısında, limanda içebilirsiniz. LOFT benim en çok sevdiğim bar, muhteşem bir güneş batışı ve kızıllık keyfi sunuyor, kaçırmayın. Hemen yanındaki Cicerello ve Kailey's'te balık ürünlerini de tavsiye ederim.

Perth'te mutlaka yapılması gerekenlerden biri de Rottnest Adası ziyareti ve sezonunda (eylül-aralık) balina gözlemi. Rottnest, Freo'dan kolayca ulaşılabilen ve günübirlik gidilebilecek bir cennet. Turkuaz sular, bembeyaz kumlar ve palmiyelerle tam bir tropik ada görüntüsünde olup 17C'lik su ısısıyla içinizi hoplatıyor. Bisiklet kiralanmalı ve adanın tüm gün keyfine varılmalı. Balina gözlemleri ise kaçırılmaması gereken bir deneyim. 20mt'lik memelilerin sadece 1-2 mt uzağında olmak, sualtı mikrofonlarından şarkılarını dinlemek muhteşem bir keyif. Deniz canlılarını karadan görmek isterseniz Hillary's Harbour'daki AQWA gerçekten keyifle gezilecek bir akvaryum. Penguenler derseniz, Penguen adasına 30dk'lık bir yolculuk güzel bir deneyim. Doğal yaşamın görülebileceği bir başka güzellik ise Zoo. Ben hayvanatbahçelerine hayvan hapishanesi gibi oldukları için karşıyım, fakat Perth Zoo gördüklerim içinde en güzel, medeni ve hayvan haklarına saygı göstereni. Geniş alanlarda bir çok avustralyalı hayvanı gözlemleyebilir, koalaları sevebilir ve çevrenizde özgürce zıplayan kanguruları besleyebilirsiniz. Ayrıca Pinnaroo Mezarlığı da kanguruları kucaklamak ve mezar taşları üzerinde piknik yapmak için ideal. Evet doğru okudunuz :)

Perth merkeze araba ile 15dk uzaklıkta Swan Valley (kuğu vadisi) bulunmakta ve bu bölge organik tarım, çiftlikler, şarap üretim, satış ve turları ile çikolata ve pralin fabrikaları ile ünlü. Şehirden günübirlik turlar alınabilir ve litrelerce şarap tadabilir, arabayı kim ve nasıl kullanacak derdi olmadan keyifli bir gün geçirebilirsiniz. En güzel dönem mayıs, çünkü bağbozumu şenlikleri yapılıyor ve bölgede kıpkırmızı sapsarı yapraklarla küçük çapta bir indian summer yaşanıyor.

Kısacası; Perth fazlasıyla sakin, sosyal ve kültürel yaşamı kısıtlı bir kent, fakat doğa muhteşem, spor olanakları geniş, çocuklu aileler için güvenli bir cennet.

Ceren Musaagaoglu - Ekim 2010.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Hindistan III: Bombay, Matheran ve Goa


Rajastan'ı, tangır-tungur yataklı bir otobüsün içinde, hoplaya zıplaya geride bırakırken, bir yandan ateşim çıkıyor, diğer yandan kırıklık başlıyor. Büyük hata, 18saatlik yolculuk ve ben yine-yeni-yeniden hastayım. Bombay'a varışımız, dilenciler ve lipralı elleri, Colaba'daki inanılmaz rahat, konforlu ve ateş pahası Garden Hotel'e gidişimiz, yatağa atlayışım, 39 derece ateş, hafızamdan silinmiş halde.. Kendime geldiğimde, karnım acıkmaya başladığında ve pencereden dışarı bakacak kadar yürüyebildiğimde 3 gün geçmişti. Bombay da Ajanta Mağaraları'nı göremedim ama gözüm karara karara, başım döne döne India Gate'e, oradan Chowpatti kumsalına gittim, kumlarda çıplak ayak yürüdüm ve sıcacık kapkara sulara ayak sokmaya yeltendim. Bendeki Bombay anıları bu kadar.

Ben öte-dünyadayken neler olmuş neler, diğer gezginlerle karşılaşmışız, onlar bize rüya gibi bir dağ istasyonunu anlatmışlar, tren biletleri ayırtmışız.. Yola çıktık, bana herşey sürreal gözüküyor. Hastalıktan sanıyorum ama kuzeyden 18 saat güneye inmişiz, dünya gerçekten farklı, ağaçlar uzun uzun, insanlar da film yıldızları gibi.. Bir dakika, sanırım onlar gerçekten de film yıldızı! Bombay Bollywood'un merkezi ve turistler bu filmlerde ufaklı büyüklü rolleri kapabiliyor, üzerine de para bile kazanabiliyorlar. Biz kumsalda salına salına yürüdük ama bizi seçen olmadı, yine de deneyin derim.. 500 kişi kadrolu bir hint filminde görünmeyi ve hatta dans etmeyi kim istemez? :)

Bombay'daki Victoria Tren Istasyonu da görülmeye değer.. Burda yaşayan insanlar olduğu fikrine kapıldım, çünkü yerlerde uyuyan, yemek yiyen gruplar vardı. Matheran'a aktarmalı bir tren yolculuğu yapılıyor, yolun son 2 saatlik bölümü inanılmaz heyecanlı ve zevkli. Ufacık "oyuncak" trende tıngır-mıngır dağa tırmanmaya başlıyorsun.. Bazı yerlerde uçurum 30cm yanında ve yüzlerce metre aşağı gözükebiliyor ya da girilen tüneller trenden az bir az büyükçe olabiliyor. Camları açmak rüzgar trenin dengesini bozduğundan yasak. Müthiş bir macera ve kelle koltukta deneyimi. Ama kesinlikle değiyor. Matheran Hill Station benim bu dünyada görüp görebileceğim en güzel dağ tepesi ve en "uzak" köy! Tamamen ormanın bağrında, kuş sesleri ve kullanılan tek taşıma aracı olan eşek anırtıları içinde, ne yöne yürüdüğünüzün belli bir zaman sonra anlamını yitirdiği bir köy bura ve ben 26 yaşıma giriyorum Matheran'daki ilk günümde, Barr Hotel denen 1846 yapımı o inanılmaz rüya gibi veranda ve bahçelerle kaplı, tek konuğunun biz olduğumuz konuk evinde. Yakınlardaki göl, çevredeki tepeler, güneş batışını izlemek için muazzam yerler ama asıl yapılması gereken, güzel kalın bir kitap alıp verandadaki iskemlelere gömülmek ve okumak, okumak, okumak.. 3 gün cennette gibiydim! Aynı oyuncak trenle yine macera dolu bir şekilde kıvrıla kıvrıla aşağıya iniyoruz, ellerimizde birer MIRINDA gazozu, aynen çocukluktaki lunapark gibi. Bu yaşam tarzı burda aynen korunmuş ve büyükler de faydalanabiliyor.

Bombay'dan tekrar bir aktarma yaparak 24 saatlik efsanevi bir yolculuğu daha atlatıp Goa eyaletine varıyoruz. Yine apayrı bir dünya ve burası 40 derece, nemli, tropik ve kuzeye kıyaslama yapılamayacak derecede farklı bir bölge. Goa uzun yıllar Portekiz sömürgesi olduğu için, etkileri hala devam ediyor, özellikle binaların mimari yapısı ve yaşam tarzında. Panaji, yani başkentten 15dk'lık bir minibüs yolculuğu ile Candolim'e geldik ve denize 3dk uzaklıktaki Coqueiral Holiday Home'a yerleştik, temiz ve rahat. Şansımıza en önemli bayramlardan biri olan Holi Festivaline de denk geldik. Holi insanların birbirlerine renkli boyalar attığı ve beyaz kıyafetlerin pembe, mavi ve yeşille boyandığı bir festival. Sokakta olmak boyalı balonların hedefi olmak için yeterli, o nedenle en kötü kıyafetinizi giyin, kameraları evde bırakın ve kendinizi dışarıya atın! Mutlaka birileri iki kaşınızın ortasına kırmızı nokta sürecektir ve geceleri de havai fişek gösterilerini kaçırmayın! Ne kadar süreceği tamamen halka kalmış, 1 gün de sürebilir, 1 hafta da..

Old Goa'da kilise ve katedraller mutlaka gezilmeli, geceleri 3 dolara deniz ürünü ağırlıklı ziyafetler ve gündüzleri kumsaldaki Bono's da kahvaltı (özellikle köpek balığı tostu) ziyafetleri çekilmeli. Bir de yaşlı ingilizlerin üstsüz şekilde sergiledikleri sarkık memeleri olmasa.. Anjuna'da çarşamba günleri yerel pazar kuruluyor ve hediyelik ya da yerel meyveleri pazarlık yeteneklerinizi konuşturarak normalin 1/5ine alabilirsiniz. Yarım gün yetmiyor, benden uyarması!

Bölgedeki bir başka kumsal olan Paldem ise kartpostallardaki gibi, upuzun bembeyaz bir kumsal, sıra sıra palmiye ağaçları ile kaplı. Palmiyelerin hemen arkasında kulübecikler var ve Cozy Nook hamakları ve basit ama rahat klübeleri ile ilk gece tercihimiz oldu. Sabahın erken saatlerinde kumsalda yürüyüş yaparken, kumsalın diğer ucunda Bridge and Tunnel diye biryer keşfettik ve şansımızın yaver gitmesi ile denizin hemen kenarında bir kulübeciği ayarladık. Sonra bir posta daha sahili geçip eşyalarımızı taşıdık ve hemen kendimizi kızgın kumlardan 35 derecelik sulara attık. Tabii serinlemek olası değil ama tüm gün denizde kalmak mümkün, benim gibi bir balığa cennet! Su altında tanıdığım o sesleri duydum ve kafamı kaldırdığımda yunuslarla yüzdüğümü fark ettim! Sahilde ise masaj yapmak isteyen, serin meyve satan ya da incik boncuk satan yerliler dolaşıyor devamlı. Hindistan'da vücudun çıplak gösterilmesi ayıp olduğu için, kadınlı erkekli Hintliler denize de sarilerle giriyor ve biz de mayolarımızla onları kikir kikir güldürüyoruz.

Şansımıza kumsalda bir avrupalı çift Hint geleneklerine göre evlendi ve biz de izledik - nerden bilebilirdim tam 6 sene sonra bir kumsal düğününün de bizim başımıza geleceğini :) Onları izlerken imrenmiştim ve işte böyle doğal olmalı herşey demiştim, hakikaten bizimki de öyle oldu. Onların fotoğrafları hala albümümde üstelik..

Goa seyahatimizin son noktasıydı ve sonrasında Bombay'a geri dönüp oradan da bahreyn üzerinden aktarma ile Türkiye'ye dönmüştüm. Dönüşümün ertesi günü 40 derece ateşle ve hayatımda yaşamadığım türden bir baş ağrısıyla yatağa düştüm ve 1 haftalık serum ve antibiyotik takviyeli dinlenmeden sonra ancak gözlerimi açabildim. Açar açmaz da günlüğümü elime aldım ve yazdıklarımı aynen aktarıyorum:

"... Yoğun bakımdaymışız, ne çıkar.. Hemen değil ama bir yolunu bulup bir an önce yollara düşmem lazım. Kimbilir belki Mayıs, belki Afrika.. Yollarda olmak öyle güzel ki..."

Ceren Musaagaoglu - 2010

Hindistan II: Rajastan


Jaipur, Rajastan eyaletinin güzel mi güzel kapısı. Agra'ya uzaklığı mutlaka-kaçan-tren ya da daha güvenli-otobüs ile 6 saat. otobüs yolculuğu tam bir macera; daracık toprak yollarda sağdan akan trafik ve 15 saniyede bir çalınması kural olan korna eşliğinde hertürlü tehlikeli manevra özellikle gerekli. Fakat bu kıpkırmızı tuğladan yapılma kırmızı-kente varıldığında tüm o macera hemen unutuluyor. Madhuban Hotel bu güzel kenti daha da güzelleştiren bir butik otel ve çok ucuz. Cennet bahçesi gibi bir bahçesi ve tertemiz bir havuzu bile var. Çevremde hoplayan sincapları da bugün bile (6 sene sonra) hatırlıyorum. Eskikent'in ortasındaki minareye tırmanılmalı, kuyumcular mutlaka gezilmeli, kıpkırmızı Wind Palace ve City Palace'a tırmanılmalı!

Jaipur'dan trenle Ajmer'e, oradan da kıvrım kıvrım dağ yollarında "Allahım bekle beni, sana geliyorum" nidaları eşliğinde otobüsle toplamda 3 saatte Pushkar'a varılıyor. Pushkar müthiş bir kent, kutsal bir kent olduğu için, hayvansal ürünler ve alkol yasak, gölü çevreleyen minik tapınaklar ve "gat" denen toplu yıkanma-arınma ve ölülerin ardından çiçek bırakma törenlerinin yapıldığı göl-köşeleri var. Fazla turist ve onlardan da fazla ot içme imkanı olduğu için, biraz hayal kırıklığı olabilir ama Super/Special Lasse (sütlü içecek) ya da çeşitli kekler, değişik bir algı eşiğinin açılması amaçlı denenebilir :) Hotel Baharatpur gerçekten "bulunulması gereken yer" ve 3 çevresi pencereli 1 numaralı oda günler öncesinden rezervasyon ile ayırtılmalı. Her köşeden gölü ve ibadet eden insanları görebiliyor, gül ve papatya tarlalarında yürüyüş yapabiliyorsunuz. Brahman tapınakları, Hinduizm ve mistik hava kentin heryerine sinmiş halde.

UNESCO'nun korunması gereken 100 kent listesinin baş sıralarında yer alan, ortaçağ kasabalarını andıran Jalsaimer'a gece yolculuğu ile varılıyor ve otobüsten inildiği anda çevrenizi saran tout denen yerel turizm acentalarının elinden bir şekilde kurtulmanız gerekiyor. Jalsaimer'da mutlaka-mutlaka-mutlaka eski kentte yani kale içinde kalan bölümde kalınmalı, tüf ve kilden yapılma evlerde, penceresiz ve yarasalarla dolu odalarda ama muhteşem bir duygu ve içebakış yoğunluğunda büyülü geceler geçirilmeli. Odanın penceresinden altın-kent ayaklarınızın altında.. Bir de kapıların boyu 1.50mt olmasa! Çarpa çarpa yamru-yumru bişiyler çıktı kafalarımızda.. Ama Jalsaimer'ın en büyük macerası devlet marijuana ofisi'nden (evet doğru okudunuz) alınan kurabiyeler oldu benim için. Etkisi hissedilmeyen kurabiyelerin kalanını masa üstüne bırakıp uyudum ve ertesi sabah gördüğüm manzara akıllara zarardı. Karıncalar kafayı bulmuş; kimi ayakta durmakta zorlanıyor, kimi yerinde daireler çiziyor.. Güler misin ağlar mısın bu hırsızların düştüğü hale!

Jalsaimer'a gelmişken, Hindistan'ın çöllerinde avare avare dolaşmak lazım. 2-3 günlük turlar otelinizden, yemekler dahil 10 Euroya ayarlanabiliyor, çöl insanları sizi alıyor, develerin sırtına atıyor, kumların üzerine serdikleri yataklarda uyutuyor, taze taze pişirdikleri yemeklerle besliyorlar. Deveye binmek çok eğlenceli, özellikle devenin oturup kalkarken ön ayakları ile mi arka ayakları ile mi oturacağı tam bir muamma olduğundan, her sefer bir öne-arkaya sallantı geçiriliyor ve develer koştuklarında da böbrek taşı falan kalmıyor bünyede. Yine de dikkatli olunmalı, bizden önceki ekipten bir çocuk deveden düşünce iki kolunu birden kırmayı başarmıştı. Pıhtı riskine karşı uçağa binemediği gibi, poposunu bile yıkayamayacak haldeydi.. Oldukça trajik bir durum!

Bir sonraki durağımız, mavi kent ya da Jodhpur. Haveli Guest House, bu kentin kesinlikle önereceğim bir oteli, güzel kale manzarası ve Thali'yi deneyebileceğiniz temiz restoranı da cabası. Mavi kentin mavi olmasının bir nedeni var elbet ve siz bunu akşam saatlerinde acı bir tecrübe ile anlıyorsunuz. Kenti sivrisinekler ele geçirmiş halde ve eski çağlarda mavi rengin sivrileri uzak tuttuğuna, ayrıca kutsal renk olduğu için sivrilerden gelecek sıtma gibi ölümcül hastalıkları da kovacağına inanılırmış. Geçen yıllarda her zaman olduğu gibi doğa savaşı kazanmış, sivriler maviye aldırmaz olmuşlar. Yine de evler ve tüm kent masmavi ve özellikleMeherangah kalesinden (majestic fort da deniyor) ve saat kulesinden görüntü muhteşem. ayrıca fala meraklı arkadaşlar da -hala hayattaysa- kalenin içindeki Mr.Sharma'ya bir uğramalı ve avuçiçlerini göstermeliler.

Rajastan'ın son durağı Udaipur. Jagat Niwas Palace ise kalınabilecek en uygun ve güzel otel ve manzarası muhteşem. Jagdish mabedi ile City Palace gezilmeli ve Lake Pichola gölünde mutlaka kayıklarla bir tur atılmalı. Gölün ortasında eski bir sarayın restore edilmiş hali olan Lake Palace Oteli biraz tuzlu fakat 2-3 gün önceden yapılan rezervasyonla akşam yemeği ya da 20$ civarındaki öğle yemeği ile eşi bulunmaz bir deneyim.

Rajastan'ı boydan boya geçmek ve tüm o kızıl-sarı-mavi kentlerin büyüsüne kapılmak, Hindistan'da olduğunuzu hissettiren sıcak ve kokular ile harmanlanmak.. Sanki dün gibi gözlerimin önünde ve yazarken bende yine gitme isteği uyandırdı, umarım sizde de!

Ceren Musaağaoğlu - 2010

Hindistan-I: Delhi, Agra ve Genel Hava


Üniversite yıllarımın büyük kısmını gitme hayalleri kurarak geçirdiğim, beni hem heyecanlandıran, hem korkutan, ama en çok da renkleri ve kokusunu bile duymadan büyüleyen Hindistan'a, 2004 yılının Şubat ve Mart aylarında yaptığım gezileri nasıl oldu da blog'uma bu kadar geç işleyebildim, bilmiyorum. Şaşkınlık ve vakitsizlik, biraz da karman çorman Bollywood filmini aratmayan notlarımı birtürlü toparlayamamak. Tembelliğime kılıf aramayalım, sonunda yazıyorum!

Hindistan koccccaman bir ülke (dünyanın 7. büyük, 2. en kalabalık ülkesi), kuzeyi ile güneyi, doğusuyla batısı ekonomik, kültürel, sosyal ve demografik açıdan birbirinden çok farklı! Bu yazımda, ilk olarak kuzey bölgeleri ele alacağım.

Hindistan bir çok alanda en'lerde; nüfus, coğrafi alan, ekonomi.. Aynı zamanda da en fakir halkın, en zor koşullarda yaşadığı ülkelerden biri. Başkent Yeni Delhi'ye İstanbul'dan karlı bir Şubat sabahı 1 gün rötarla çalkantılı, 7 saatlik bir uçuş sonrasında vardık ve bizi sarmalayan sıcak hava, kokular, renkler ve görüntülerle mest olduk. Yeni Delhi'de, sakin bir şekilde geviş getiren ineklerin arasında bindiğiniz motorlu triportör (tuktuk)la yol alırken, insanların gerçekten de sokakta doğup sokakta öldüğünü görüyorsunuz. Birçok Bollywood filminde görülen ihtişam, zenginlik ve dans, sokaklarda fakirlik, hastalık, umutsuzlukla yer değiştirmiş. Gerçek Hindistan bu, banliyölerde geçen bir hayat. İlk günün şoku, biraz üzüntüye ve tüm fakirlere sadaka dağıtmaya varıyor; fakat Hindistan'da geçen iki aydan sonra, dönüş yolunda gözlerinizde farklı bir anlamla, çok daha farklı bir Hindistan'a bakıyorsunuz. Ben size bu Hindistan'ı anlatacağım, çünkü fakirlik heryerde ve insanlar bu şartlarda şükretmeyi ve mutlu olmayı yakalayabilmişler.

Yeni Delhi'ye öksüre öksüre, ağır bir griple vardım ve 2 ay boyunca hastalıktan kurtulamadım. Hiçbiryerimde birşey yoksa bile devamlı boğazım ağrıdı durdu. Önerildiği halde, yanımıza aldığımız sıtmaya karşı ilaçları, depresyon belirtilerine neden olduğu için kullanmadık. fakat daha tehlikeli hastalıklar için (sarı humma, çeşitli menenjitler) gitmeden önce bir seyahat doktoruna görünmekte ve aşıları olmakta fayda var. Seyyar cibinliğimiz, çeşitli sinek kovucular ve kapalı şile bezi kıyafetler kullanmak gezi sırasında bize yeterli oldu. Musluk suyu, buzlu içecekler, sokak arası satıcılarından uzak durmak, meyve-sebzeyi soyarak yemek de doğu ülkelerinde hayat kurtaran önlemler. Yine de 2 ay boyunca birkaç mide sorunu, ishal ve sıcak çarpması yaşadık, bundan kaçış yok. Yerel halkın bulduğu yerel çözümlere güvenmek lazım.

İlk güzel süpriz, Delhi'deki ufak ama rahat otelimizin (adı şanlı Broadway Hotel) resepsiyonistinin yolladığı naneli-kekikli çaydı ve beni Rajastan'a kadar zımba gibi ayağa dikti. O gazla hemen Jama Camii'ni, yerel pazarları, RedFort'u ve Connaught Palace'i gezdik. Aralarda tuktuk ya da rickshaw denen motorize tripodları kullanmak çok heyecanlı ve eğlenceli, ayrıca ucuz bir yöntem. Delhi'den Agra'ya Taj Expres ile 2.5 saatte varılıyor ve Şah Cihan'ın karısı Mümtaz Sultan'ın ölümünden sonra yaptırdığı o şahaseri, Tac Mahal'i gördük. Bahçesinde gezmek, rüzgarı dinlemek, mermerin ılığında kıpkırmızı güneşi batırmak muhteşem tecrübeler. Ayrıca asit erozyonunun önlenmesi için 11.000m2'lik alana motorlu taşıt sokulmuyor ve bu da Hindistan'ın ortasında mis gibi havası olan tertemiz ve sakin bir "kurtarılmış bölge" ye sahip olmayı sağlıyor. Ayrıca mermerler şimdilerde kimyasal sıvılarla temizleniyor ve korunuyor. Hintliler tarihi ve doğal güzellikleriyle gurur duyuyor ve korumayı biliyorlar.

Hintliler çok gururlu, tarihleri ve kimlikleriyle övünen bir halk. Kendilerine özgü alınganlıkları ve neşeleri var. Adetlerini öğrenmek, yerel halktan bir iki kelime kapmaya çalışmak, güleryüzlü olmak ve insanlara güvenmek size çok kapılar açar. Sizi Japon sanabilecek derecedeki saflıkları, sokağın ortasına kaka yapabilecek kadar doğal yaşamları, acil durumlarda tuvalet kağıdını 10 katına satabilecek kadar kurnazlıkları.. Bunların hepsi bir ömür boyu belleğinizde kalacaktır.

Hindistan'ı yaşamak, koklamak, dinlemek, tad almak demek. Birbirinden keskin baharatları, lezzetli yemekleri, heryeri çiçeklerle süslemeleri, içilen çaylar, sıkılan eller, gülümseyen gözler.. Sadece fotoğraf makinası değil, ses kayıt makinası da götürmeniz gereken ülkelerden, Hindistan. Çok ucuza, çok güzel yaşayabileceğiniz; aynı zamanda çok büyük paralar harcayarak perişan olabileceğiniz biryer. Azla yetinebilen, eve dönerken yanında yeni dostlukları, hatıraları ve fotoğraflarını taşımaktan başka birşey beklemeyen, hayata gülümseyerek bakabilen ve dakik-düzenli yaşamı elinin tersiyle itebilen seyyahlar için muhteşem bir ülke. Yeni tecrübelere açık olmak, trafiğin en kopma noktasında bile sakinliği, sükuneti korumak, gördüklerini gerçekten o anda yaşamak ve tarafsız şekilde hafızaya atabilmek, dilencileri, hırsızları ve hastalarıyla bir ülkeyi kabul edebilmek ve sevebilmek, Hindistan'a gitmenin ve gittiğinde de güzel vakit geçirebilmenin temel koşulları, olmazsa olmazları..

Ceren Musaağaoğlu - 2010.

24 Ağustos 2010 Salı

İran


2004 yılının soğuk bir Ocak ayında yaptığım İran gezisine dair aklımda kalanları, seyahat notlarım ve wikipedia'nın günlük gerçekleri ile karşılaştırdım ve 6 sene sonra yazmaya çalıştım. Bu 6 senede İran'da ne kadar çok şeyin değiştiğini; özellikle gittikçe aşağılara inen başörtülerini, kadın haklarına dair yükselen sesleri ve politik açılımları ben de şaşırarak okuyorum ve yazıyorum.

2004 yılında İran'a gitmek, 2.5 aylık Hindistan gezisi öncesi aslında 10 güne sıkıştırılan ve son dakikada verdiğim bir karardı. Asıl fikre göre karayolundan Hindistan'a ulaşmayı ummuştuk fakat bölgedeki siyasi gerginlikler nedeniyle aradaki ülkelerden (Pakistan ve Afganistan gibi) geçiş yapılamadığı için geziyi ikiye bölmüştük. Ne yazık ki aradan geçen 6 senede durum hala değişmedi, hala karadan Hindistan'a geçmek, Türk-i cumhuriyetlere geçmeden mümkün olsa da, güvenli değil.

İran; ya da 1935'ten önceki ismiyle Persia; tarihi MÖ 2800 yıllarında başlayan çok köklü bir uygarlık ve 1979'dan beri İslam Cumhuriyeti adıyla ve 74 milyonluk nüfusu ile batı dünyasına kafa tutmaya devam ediyor. 2004 senesinde sırtta çanta, altında uzun palto, başta başörtüsü ile seyahat mümkündü, fakat sol ele takılan bir yüzük, insanların size daha güvenle yaklaşmasına ve kadın olarak daha rahat etmenize olanak sağlıyordu. Batı ambargosu nedeniyle, İranlıların çoğunun batı imajı kaçak filmlerden gördükleri hollywood sarışınları ile ilintiliydi ve bu nedenle gezgin kadınlar tek başlarınayken erkekler tarafından rahatsız edilebiliyordu. başkent Tahran'da benim de kendimi tedirgin hissettiğim zamanlar olsa da, güneye indikçe bakışların yumuşadığını ve hoşgörünün arttığını hissettim.

Başkent Tahran, çirkin bir kent. Yol yorgunluğunu atmak için ve "amerika'ya hayır" pankart ve duvar resimlerini görmek için sokaklarda yürünebilir. Cuma günü dini tatil olduğu için, şehir daha sakin bir havada gezilebildiğinde biraz daha az gürültülü ve rahatmış gibi düşünülüyor. tahran, açık ara gördüğüm en çirkin ve iç karartıcı şehirdi ve dakikada 178 kere başımdan kayan başörtüsü nedeniyle iyice sinir bozucu oldu. kısacası ben birşey anlamadım bu şehirden.. Neyseki ilk günkü memnuniyetsizliğim ertesi gün Esfahan'a varınca tamamen değişti. Esfahan'a akşam üzeri, çok güzel bir yoldan geçerek, dağları aşarak, kıvrıla kıvrıla vardık. Bugün bile o güzelim karlı dağlar ve yeşil ovalar zihnimde canlı. İmam Hümeyni (ya da Naghsh-e Jahan) meydanı, kentin UNESCO koruma listesinde de yer alan, gerçekten görülmesi gereken, dünyanın ikinci büyük meydanıdır. Bol bol çay ya da şişa (nargile) keyfi yapılabilir, şehirdeki diğer 3 turistle (2004 yılında ortalama turist sayısı, gerçekten..) kaynaşılabilir, kollarında duran şahinlerini sevebilir, yerel halkın akşam yemeği ya da evlerinde çay davetlerini kabul edebilir, Sheik Lotfollah camii'nin güzel çinilerine hayran kalabilir ve gün batımında mozaiklerin rengini izleyebilirsiniz. Meydandaki diğer bir camii olan Emam camii açık avlusu ve ortadaki havuzuyla gerçekten güzel ve Ali Qapu sarayının üst katındaki manzara uzun yıllar akıldan çıkacak gibi değil. Akşam yaptığımız bir taktik hatası sonucunda "Yoghurt koresh" isimli kuzu etinden yapılan yoğurtlu, şekerli ve safranlı bir yerel yemeği yedik.. Hakikaten kötüydü, görüntüsü bugün bile gözümün önünde. geceyi kurtaran dağ çilekli safranlı pilavdı ve İran'da ne yapın edin, her çeşit pilavı mideye indirin!

Esfahan'a göreceli olarak yakın sayılan küçük dağ kasabası Kashan'a bir araba kiralayarak günübirlik bir gezi yapmanızı öneririm. Manzara ve köy adetlerini deneyimlemek için birebir. Şiraz, İran'ın bir başka cennet köşesi. kentin 3te 2si pazar yerleriyle kaplı ve iklim ılıman olduğu için her evin avlusunda üstü mandalinalarla kaplı ağaçlar var. Esfahan'dan yol 7.5 saat sürüyor ama görüp görebileceğiniz en güzel dağ manzaralarının ve keçi sürülerinin arasından geçiyorsunuz. Otobüsler rahat ve güvenli, insanlar misafirperver ve çok samimi. Şiraz'ın önemi tabii ki tarihi Persepolis kenti ve Nekropolis alanları. Kesinlikle tur alınmasını öneririm, çünkü tarihi ve hikayeleri uzmanından dinleme şansını yakalıyorsunuz ve Perslilerin tarihi anlatırkenki haklı gururunu da görmüş oluyorsunuz. Rehberler genellikle üniversite öğrencisi ve masraflarını bu şekilde çıkardıkları için bahşişi bol tutmada sakınca olmamalı.

İran bir zamanlar sahip olduğu Pers medeniyetinin tırnağı bile olamamış bir medeniyet, üstelik oldukça agresif dış politikaya sahip. Fakat insanı çok sıcak, misafirperver ve batıdan gelen herşeye de bir özlem duyuyor. İran'a gelirken yanınızda çocuklara ve evine davet edenlere verebileceğiniz küçük hediyeler getirin. İrandan giderken bir yumuşak helva türü olan Gaz'dan alın. Persepolis'e hayran kalın, Esfahan'ın meydanlarının, çimenlerinin, çay evlerinin keyfini çıkartın. Ve dönerken de özgürlüğünüze, rahatlığınıza şükredin; özellikle bir kadın olarak!

18 Haziran 2010 Cuma

Fiji


Pasifiğin ortasında Fiji diye 844 adacıktan oluşan küçücük bir ülkecik var, bilir misiniz?! Ben çocukluğumdan beri bu Fiji’yi merak eder dururum; ismi çok egzotik gelir, insanlarının saçlarındaki renk renk çiçekler, gülümseyen esmer yüzlerinde parlayan bembeyaz dişleri hoşuma gider durur.

Sonunda gittim gördüm; hatta bir de evlenip döndüm J Hakikaten kartpostallardaki bembeyaz kumlar, turkuaz deniz, kumsallardan denize doğru eğilmiş hindistan cevizi ağaçları ile bezenmiş cennet gibi bir ülke. Başkent Suva ve ikinci büyük kent ve uluslar arası havaalanına sahip olan Nadi; ülkenin iki büyük adasından biri olan Viti Levu’da bulunuyor. İki şehir arası halk otobüsüyle 4 saat, uçakla ise 25 dakika sürüyor. Suva’dan sürat tekneleri ile seçtiğiniz bir cennet adacığa aktarma yapıyorsunuz. Çevresini 15dk’da yürüyerek dolaşabildiğimiz, ufacık tefecik içi dolu turşucuk adamıza, dolunaylı bir gecede, Avustralya’dan 10 saatlik bir yolculuk sonrasında ayak bastığımız anda, gitar sesleri, meyve kokteylleri ve çiçeklerle karşılandığımızda; dilimiz tutuldu! Ben eminim, uçakta uyurken uçak düştü, ben öldüm, cennete geldim.. Böyle bir ada yok, biz de hayatta değiliz, haberimiz yok! 3 gün sonra evleneceğim müstakbel eşime diyorum ki: “beni çimdikle, öldük bence biz”...

O ilk gece, adadaki dalga sesleri, usul usul esen rüzgarda birbirine değen palmiye yapraklarının hışırtısı, odanın iki yanda sonuna dek açık bıraktığımız sürgülü cam kapısından görünen tabak gibi dolunay ve “yok, biz kesin öldük” paranoyasıyla geçti. Ertesi sabah, hala gözlerimize inanamayarak adayı dolaştık, bize isimlerimizle hitab eden ada personeli ve diğer dört misafirle tanıştık. Heryerde bir sessizlik, sakinlik. Adada müzik çalınmıyor, ihtiyaç da yok çünkü müzik heryerde. Doğanın müziğine, gitarda Fiji ezgileri eşlik etti hep. Fiji’de herkesin sesi güzel ve herkes her an şarkı mırıldanıyor; yemek yaparken, temizlik yaparken.. Pazar akşamları çevre köylerden adaya çoluk çocuk köylüler geliyor ve kilisede şarkılar eşliğindeki ayine katılıyorlar, sonrasında da geleneksel kawa töreni yapılıyor. Kawa, bir tür kocakarı ilacı, her derde deva olduğu söylenen bir bitkinin kökleri, volkanik Fiji doğal kaynak suyu ile karıştırılıyor. Kökler ovalanarak ve sıkılarak, toprağımsı kekremsi bir sıvı elde ediliyor. Teskin edici bir etkisi de var, Pazar günleri, düğün ve cenazelerde, doğumda ve çeşitli eğlencelerde içiliyor. Fijililer eğlenmeyi, dansı ve şarkı söylemeyi sevdikleri için, mümkün olan her dakika kawa töreni tekrarlanıyor. Kawanın içimi de ayrı bir alem. Önce, konuklarını en özel yere oturtuyorlar (kilisedeysek isa ikonunun hemen altına, kumsaldaysak en düz, en güzel yere) sonra kawa tası dolduruluyor ve ilk konuğa ikram ediliyor. Konuk tası almadan önce elini bir kez çırpıyor, sonra kawa içiliyor ve eller tekrar 3 kez çırpılıyor. Bu el çırpma işlemi şükran bildirmek için. Daha sonra aynı tas elden ele dolaştırılıyor. Fijide eskiden yamyamlık oldukça yaygın olduğu için, aynı tastan içmek, sevilen birini kendi bedenimize katmak gibi düşünülüyor. Gerçekten de, diğer konuklar deniz ve güneşin tadını çıkarırken, katıldığımız ayin ve içtiğimiz kawa ile bizi sahiplendiklerini ve diğer turistlerden ayrı yere koyduklarını hafta boyunca yatağımıza bırakılan çiçeklerden, torpilli kokteyllerden ve her gece bizim odanın önünde yapılan seranadlardan fazlasıyla hissettik.

Cennette; kişi başı 600er sayfa kitap okuyarak, adanın her milimetre karesinin ve deniz altının fotoğraflarını çekerek, geceleri hamakta milyonlarca yıldızı izleyip hayaller kurarak, çalışanlarla şarkılar söyleyerek, kaplumbağalarla yüzerek, köpek balıklarıyla dalarak, jakuzide şampanyalar içerek, bol bol balık ve meyve yiyerek geçirdiğimiz 9 günün ardından gitme vakti geldiğinde, boyunlarımıza birer çiçek tahtı astılar ve bizi yine şarkılarla uğurladılar. Biz de ülkeyi boylu boyunca otobüsle geze geze Nadi’ye dönmeden önce, bindiğimiz teknede geleneklere uygun olarak, herkesle kucaklaşıp öpüştükten sonra, boynumuzdaki çiçekleri denize bıraktık.. Böylece çiçekler gibi biz de bir gün geri geleceğiz bu güzel adaya!

Not: Bu cennette evlenmeyi planlıyorsanız, size yardımcı olabilecek ayrıntılar için lütfen tıklayın.

Yazı: Ceren Musaagaoglu
Fotoğraf: Florian Schubert (Copyright reserved)

10 Mart 2010 Çarşamba

Maldivler


Yeryüzündeki cennetler diye klişe bir laf vardır ya, işte orası Maldivler! Turkuaz, mavi ve yeşilin her tonunu görebileceğiniz, tertemiz, berrak bir deniz.. Bembeyaz kumlar, kumlardan fışkıran ve yer yer denize doğru eğilmiş palmiyeler.. Palmiyelere sabitlenmiş hamaklar.. İçinizi bayacak sıklıkta ikram edilen hindistancevizi sütleri, mangolar, papayalar.. Deniz altının deniz üstünden daha hareketli yaşamı.. Bu tatil hiç bitmemeli dedirtecek kadar güzel geçen zaman. Hepsi ve daha fazlası: Maldivler!

Balayı destinasyonu kabul edilen bu güzel adalar topluluğuna, biricik çocukluk arkadaşım Burcu ile gittik ve balayı çiftlerinin arasında, hatta sanırım onlardan bile daha güzel bir tatil geçirdik. İstanbul'dan Air Arabia'nın Dubai ve Colombo aktarmalı, "Allahu Ekber!" nidalarıyla başlayan enteresan ve ucuz bir uçuşu var. Devamlı surette ileri ve geri alınan saatler ve havaalanlarında harcanan yitik zamanlar sayesinde zaten Male'ye vardığınızda zaman ve mekan kavramınızı çoktan yitirmiş bulunuyorsunuz. Male havaalanı her tür uçuş korkusundan sıyrılmak isteyenler için tasarlanmış, adanın ufacık pistine B.777 ile yapılan her iniş ayrı bir macera: "sağa baktım deniz, sola baktım deniz, e bu uçak nereye inecek?"

Male'den adalara hızlı tekne seferleri düzenleniyor, biz de yaklaşık 10-15 kişilik bir tekneyle püfür püfür bir 60dk sonrasında cennet adamıza vardık. Adamız "Lankanfinolhu" yerel dilde zaten cennet demekmiş, 1km x 600mt genişliğinde kısmen irice ama üzerinde tek bir işletmenin bulunduğu bir ada burası. Binalar eko-turizm anlayışıyla yapılmış, bahçeler geniş, kimsenin kimseyle alakası yok, önümüz deniz, banyomuz açık-hava, kısacası keyfimiz yerinde!

Kaldığımız 5 gün boyunca adada her sabah erkenden uyandık, mükellef kahvaltımızı yaptık, denize girdik, dalışa gittik, denize girdik, havuza girdik, denize girdik, dalışa gittik, akşam güneş batarken yürüyüşe çıktık, denize girdik, yemek yedik, denize girdik.. Kısacası yüzgeç ve solungaçlarımız çıkana dek sulu ortamlarda bulunduk. Hayatımın en güzel dalışlarından birkaçını yaptım; yavru köpekbalıkları, stingrayler, mantalar, mercan balıkları, parrot fish, orange strip tiger, unicorn fish, banner fish ve bol sayıda deniz kaplumbağası ile haşır neşir oldum.

Akşamları Burcu'cuğumla yürüyüşe çıkmak ve kumsalda çıplak ayak ve uçuşan tüller içinde evlenen çiftleri izlemek gibi aktivitelerin yanı sıra gece geç saatlere kadar süren yastık sohbetlerinin de keyfine diyecek yoktu! Kısacası; Maldivler balayı çiftleri kadar, deniz ve güneş aşıklarını da mutlu etmeye kadir! Yeter ki hamakta geçireceğiniz saatler için yanınızda bol bol kitap, akşam sadece 1 saat beliren ama sizi haşat etmeye yeterli sivrisinekler için sinek kovucu ve coconut milkshake için midenizde bol bol yer olsun!

Sri Lanka


Sri Lanka'da Maldivler dönüşünde sadece 1 gün kalabildim ama bu kadarcık sürede bile başkent Colombo'nun altını üstüne getirdik diyebilirim. En kısa zamanda geri gelmeyi ve daha uzun kalmayı istiyorum bu güler yüzlü ada-ülkede!

Hindu ve Budist tapınaklarının arasında şarkı söyleyen, dua eden, temiz, rengarenk, mütevazı ama süslü giysilerine bürünmüş birsürü insancık. Hepsi de gülümsüyor. Ülkenin ekonomisi tamamen çay, doğal taşlar ve fildişine bağlı. Sonuncusunun kullanımı ve ticareti ekolojik sebeplerle gittikçe azalıyor ve son derece yerinde ve zamanında alınan önlemler ve akıllı politik ve ekolojik girişimlerle ülke dışına çıkarılması yasak. Yine de ne yazık ki fildişi eşyaları her köşe başında görmek mümkün.

Colombo'da gece tek başınıza yürüyüş yapmak önerilmiyor. Hilton bence bölgedeki en güzel otel, özellikle açık alanda palmiyeler arasında bulunan ve gece geç saate kadar açık olan havuzu sıcak ve nemli iklimde insanı ferahlatıyor. Güzel bir yemek ve sonrasında mışıl mışıl uyku öncesi, Colombo'daki "1 gün"cüğümü bu güzel havuzda noktalıyorum. Sri Lanka; ya da "Güler Yüzlü İnsanların Ülkesi", tekrar ve uzun uzun kalmak için geleceğim!

Dubai


Bir haftasonuna sığdırılabilecek bir silikon-kent burası. Dünyanın EN yükseği, EN pahalısı, EN rüküşü, kısacası bir çok EN'i bu kentte. Yapay, özenti, gereksiz, ruhu olmayan, alışveriş cenneti, aqua-park'ı ve akvaryumu ile kalbimi fetheden bir kent bu. Yinede, görülmeye değer.. Özellikle uzun yola giderken, bir nefes almak, ayakları dinlendirmek, kitch müzesi ayarında bir haftasonu deneyimi yaşamak isteyenler için.

Dubai'de kendinizi alışverişin dibine vurabilir, 45 derece sıcağa inat 18 dereceye kadar soğutulan mağazalarda üşütebilir, serinleyemediğiniz ama Burj El Arab'ın güzel mimarisini izleyebileceğiniz denize girebilir, sadece yabancılara açık, gizli otel barlarında (ki bunların en güzeli de Burj manzaralı Bahri Bar'dır) kokteylinizi yudumlayabilir, yerel halkla kaynaşıp her tür uyuşturucu ve içkinin bulunabildiği parti gecelerine akabilir, ya da Jumeriah Beach Hotel'in içindeki akıllara zarar Atlantis Aquapark'ta kazara kopan bikininizin üstünü ya da topyekün kendinizi kaybedebilirsiniz.

Dubai'de kültür, sanat ya da her aklı selim insanın yapacağı gibi kent parkında serin bir akşam üzeri sakin sakin kitabınızı okumak gibi durumlare erişim söz konusu değil. Burda cebi bol para görmüş, zevksizlik abidesi binalara dehşetle karışık bir hayranlık beslenebilir ya da eski süsü verilmiş kentte (tarihi MS 1975lere uzanıyor)güzel bir gece yürüyüşü yapabilirsiniz.

Yemek ve bilimum sosyal aktiviteler bu kentte Burj Uman, Mall of Emirates ve benzeri alışveriş merkezleri ile sınırlı, Araplar batılılarla kaynaşma heveslisi değiller ve erkek turistler için kadınlara bakmak, dokunmak ve konuşmak hapis cezasına varan yaptırımlar içeriyor.

Dubai: Altın kakmalı oteller, altın bilezikler, altın dişler.. İçi helyum dolu renkli bir balon kadar süslü ve anlamsız bir kent-ülke.
Ceren Musaagaoglu - 25 Eylul, 2008

Tunus


Aralık güneşinin ayazı kıramadığı bir Aralık akşamında Kartaca Havaalanı'nda başlayan ve 1 hafta süren 4x4 safari maceramızda iz bırakanlar; çölün tozlu dumanı, yüzlerce yılın biriktirdiği kültür mirası, baharat kokuları ve hurmanın ballı tadı.. Jipler Tunus'u tanımak için ideal, çünkü görülecek yerlerin hemen hepsi off-road sürüş gerektiriyor. Kışın ortasında bu maceraya atılmak oldukça akıllıca, çünkü hafif bir mont ısınmak için yeterli, uzun uzun yürümek içinse birebir.

Safarimiz deniz kıyısındaki Soussa kentinde başlıyor. Soussa'nın Medinat'ında (eski kent) sokaklarda biraz yürümek ve gören gözlerle etrafı ve insanları izlemek lazım. Hemen yakındaki antik kent El Jem'deki amfitiyatro'ya girdiğinizde, esen rüzgarın uğultusu ve unutulmuşluk-terkedilmişlik arası bir his sizi kuşatıyor. Aynı zamanda, dünyanın tüm çöllerinde kış mevsiminde güneş batışı anında da hissedilen bir histir bu: sessizce, ben gidiyorum diyen güneş.

Kıvrımlı dağ yollarında, bitki örtüsünün gittikçe seyrelip yerini kumluk alanlara bıraktığı uzun bir günün ardından, güneşin son ışıkları ile yıldız savaşları filminin çekildiği Matmata'ya vardık. Çölde geceler serin, Matmata'nın kendine özgü mağara evlerinde rüzgar ve soğuk fazla hissedilmiyor ama dışarıya çıktığınız anda parmaklar uyuşmaya başlıyor. Matmata'da yüzyıllardır bu mağara evlerde yaşayan insanlar var; bebekler açık alanlarda, üstünde otlu lahana çorbasının kaynatıldığı ateşin başında uyutuluyor, emziriliyor. Yaşam döngüsü yavaş ilerliyor, düşünmek içinse ideal. Sabah erkenden kalkın, güneş doğarken kum tepelerinden birine oturun, termosta sıcak çay, üstünüze sarılı bir pike, keçilerin çıngıraklarını, rüzgarın hafifleyen uğultusunu dinleyin. Daha dünya uyanmadan. Çöl bu.

Ertesi gün; tuz gölünün izlerini taşıyan, kilometrelerce uzayıp giden çöl kenti Douz'u geçerek, "hiçbiryer"in tam merkezine kurulu Berberi çadırlarındaki çay ikramları ve deve üstünde kum çöllerinde gezinti yapmak için verilen sayısız moladan sonra, akşama doğru Tozeur'a vardık. Chott El Jerid'deki çöl gülleri, tuzlu su birikintileri, ışığın neden olduğu oyunlar, sonsuz bir okyanus gibi parlayan serap ertesi güne damgasını vurdu. Çölde zaman öyle ağır ki, günler önemini yitiriyor.
Tozeur yine büyük bir kent, ama yorgun bir kent. Takı ve baharat pazarları gezilmeye değer. Yaşadığımız kayıp ve yitirilmişlik hissini, fransız mutfağı esintileri taşıyan bir lokantada deniz ürünleri ve şarap ile yıkadık. Ertesi gün Org El Jemel çölündeyiz, İngiliz hasta ve yıldız savaşları burada çekilmiş.

Safarinin en güzel anını Chebika bölgesinde yaşadım. Koyu bir kahvenin verdiği enerjiyle, Jipten indik ve Tamerza bölgesindeki vadileri, ufak şelaleleri yürüyerek gezdik, bol bol tırmandık, ayağımız kaydı, inanılmaz fotolar çektik. Hava o kadar güzel, serin ama güneşliydi ki, bu yürüyüş hiç bitmesin istedim! Doğaya karışmak..
Gün boyu sürüş keyfi ile Metlaoui, Gafsa, Jilma ve Kairouan kasabalarını geçtik. Bu sonuncusu islamiyetin afrikaya ilk geliş noktası olarak biliniyor ama biraz fazla batıda değil mi?!? Kentte Okba Camii'ni sadece dıştan görmek mümkün, çünkü müslüman dahi olsan, caminin içine turist alınmıyor. Tunusta bazı bölgelerde bağnazlık diz boyu. Kadın olarak camiye girmek bu ülkede pek hoş karşılanmıyor. Tesettürlü değilseniz pek de kibar olmayan şekillerde dışarı yollanıyorsunuz. Hoşgörü burada İslam Dininin bir vecibesi değil.

Uzun ve tozlu bir maceranın sonunda Hammamet'e ulaşıyoruz. Hammamet, Tunus'un deniz turizmine imza atan kenti. Kaldığımız otel avrupa standartlarında, kumsala 5dk uzaklıkta. Tabii ki sabah uyanır uyanmaz ilk işin denize koşmak oluyor, sonrasında marinayı geziyorum, kentin yavaş yavaş uyanışını izliyorum. Hammamet'ye dünyanın en büyük mozaik müzesi var ve görülmeye değer, daha sonra hemen yanındaki çarşıdan mozaik eserler satın alınabiliyor, tuhaf bir durum. Şehir merkezindeki ünlü Fransız kapısından geçilerek gezilen çarşıda hemen herşeyi bulabilirsiniz. Sadece turistik eşyalar değil, günlük yaşamdaki ihtiyaçlar da satılıyor. Ben 15dk sonra kaybolmayı başardım ama tanıştığım ve çatpat fransızca konuştuğum iki kadın bana tüm çarşıyı gezdirmekle kalmadılar, aynı zamanda akşam evlerine de davet ettiler. İnsanlar çok güleryüzlü. Dükkanda ayak üstü içilen sütlü kahve çok lezzetli.

Akşam şehrin takı ve hediyelik eşya merkezini görmek için, genel olarak Santorini havasının yaşandığı Sidi Bou Said bölgesine gittik. Bu kentte saatlerce kendinizi kaybedebilirsiniz ama en güzeli arnavut kaldırımlı sokaklarda, mavi beyaz evlerin arasında yürümek, pembe begonvillere hayran kalmak, liman manzarasına karşı oturup bir çay içmek ve bulabilirseniz hurma likörü almak.

Tunus: Benim için tüm bu kokuların, tadların çöl rüzgarında harmanlanmış hali..
Ceren Musaagaoglu - 14 Aralik 2008