26 Ağustos 2010 Perşembe

Hindistan III: Bombay, Matheran ve Goa


Rajastan'ı, tangır-tungur yataklı bir otobüsün içinde, hoplaya zıplaya geride bırakırken, bir yandan ateşim çıkıyor, diğer yandan kırıklık başlıyor. Büyük hata, 18saatlik yolculuk ve ben yine-yeni-yeniden hastayım. Bombay'a varışımız, dilenciler ve lipralı elleri, Colaba'daki inanılmaz rahat, konforlu ve ateş pahası Garden Hotel'e gidişimiz, yatağa atlayışım, 39 derece ateş, hafızamdan silinmiş halde.. Kendime geldiğimde, karnım acıkmaya başladığında ve pencereden dışarı bakacak kadar yürüyebildiğimde 3 gün geçmişti. Bombay da Ajanta Mağaraları'nı göremedim ama gözüm karara karara, başım döne döne India Gate'e, oradan Chowpatti kumsalına gittim, kumlarda çıplak ayak yürüdüm ve sıcacık kapkara sulara ayak sokmaya yeltendim. Bendeki Bombay anıları bu kadar.

Ben öte-dünyadayken neler olmuş neler, diğer gezginlerle karşılaşmışız, onlar bize rüya gibi bir dağ istasyonunu anlatmışlar, tren biletleri ayırtmışız.. Yola çıktık, bana herşey sürreal gözüküyor. Hastalıktan sanıyorum ama kuzeyden 18 saat güneye inmişiz, dünya gerçekten farklı, ağaçlar uzun uzun, insanlar da film yıldızları gibi.. Bir dakika, sanırım onlar gerçekten de film yıldızı! Bombay Bollywood'un merkezi ve turistler bu filmlerde ufaklı büyüklü rolleri kapabiliyor, üzerine de para bile kazanabiliyorlar. Biz kumsalda salına salına yürüdük ama bizi seçen olmadı, yine de deneyin derim.. 500 kişi kadrolu bir hint filminde görünmeyi ve hatta dans etmeyi kim istemez? :)

Bombay'daki Victoria Tren Istasyonu da görülmeye değer.. Burda yaşayan insanlar olduğu fikrine kapıldım, çünkü yerlerde uyuyan, yemek yiyen gruplar vardı. Matheran'a aktarmalı bir tren yolculuğu yapılıyor, yolun son 2 saatlik bölümü inanılmaz heyecanlı ve zevkli. Ufacık "oyuncak" trende tıngır-mıngır dağa tırmanmaya başlıyorsun.. Bazı yerlerde uçurum 30cm yanında ve yüzlerce metre aşağı gözükebiliyor ya da girilen tüneller trenden az bir az büyükçe olabiliyor. Camları açmak rüzgar trenin dengesini bozduğundan yasak. Müthiş bir macera ve kelle koltukta deneyimi. Ama kesinlikle değiyor. Matheran Hill Station benim bu dünyada görüp görebileceğim en güzel dağ tepesi ve en "uzak" köy! Tamamen ormanın bağrında, kuş sesleri ve kullanılan tek taşıma aracı olan eşek anırtıları içinde, ne yöne yürüdüğünüzün belli bir zaman sonra anlamını yitirdiği bir köy bura ve ben 26 yaşıma giriyorum Matheran'daki ilk günümde, Barr Hotel denen 1846 yapımı o inanılmaz rüya gibi veranda ve bahçelerle kaplı, tek konuğunun biz olduğumuz konuk evinde. Yakınlardaki göl, çevredeki tepeler, güneş batışını izlemek için muazzam yerler ama asıl yapılması gereken, güzel kalın bir kitap alıp verandadaki iskemlelere gömülmek ve okumak, okumak, okumak.. 3 gün cennette gibiydim! Aynı oyuncak trenle yine macera dolu bir şekilde kıvrıla kıvrıla aşağıya iniyoruz, ellerimizde birer MIRINDA gazozu, aynen çocukluktaki lunapark gibi. Bu yaşam tarzı burda aynen korunmuş ve büyükler de faydalanabiliyor.

Bombay'dan tekrar bir aktarma yaparak 24 saatlik efsanevi bir yolculuğu daha atlatıp Goa eyaletine varıyoruz. Yine apayrı bir dünya ve burası 40 derece, nemli, tropik ve kuzeye kıyaslama yapılamayacak derecede farklı bir bölge. Goa uzun yıllar Portekiz sömürgesi olduğu için, etkileri hala devam ediyor, özellikle binaların mimari yapısı ve yaşam tarzında. Panaji, yani başkentten 15dk'lık bir minibüs yolculuğu ile Candolim'e geldik ve denize 3dk uzaklıktaki Coqueiral Holiday Home'a yerleştik, temiz ve rahat. Şansımıza en önemli bayramlardan biri olan Holi Festivaline de denk geldik. Holi insanların birbirlerine renkli boyalar attığı ve beyaz kıyafetlerin pembe, mavi ve yeşille boyandığı bir festival. Sokakta olmak boyalı balonların hedefi olmak için yeterli, o nedenle en kötü kıyafetinizi giyin, kameraları evde bırakın ve kendinizi dışarıya atın! Mutlaka birileri iki kaşınızın ortasına kırmızı nokta sürecektir ve geceleri de havai fişek gösterilerini kaçırmayın! Ne kadar süreceği tamamen halka kalmış, 1 gün de sürebilir, 1 hafta da..

Old Goa'da kilise ve katedraller mutlaka gezilmeli, geceleri 3 dolara deniz ürünü ağırlıklı ziyafetler ve gündüzleri kumsaldaki Bono's da kahvaltı (özellikle köpek balığı tostu) ziyafetleri çekilmeli. Bir de yaşlı ingilizlerin üstsüz şekilde sergiledikleri sarkık memeleri olmasa.. Anjuna'da çarşamba günleri yerel pazar kuruluyor ve hediyelik ya da yerel meyveleri pazarlık yeteneklerinizi konuşturarak normalin 1/5ine alabilirsiniz. Yarım gün yetmiyor, benden uyarması!

Bölgedeki bir başka kumsal olan Paldem ise kartpostallardaki gibi, upuzun bembeyaz bir kumsal, sıra sıra palmiye ağaçları ile kaplı. Palmiyelerin hemen arkasında kulübecikler var ve Cozy Nook hamakları ve basit ama rahat klübeleri ile ilk gece tercihimiz oldu. Sabahın erken saatlerinde kumsalda yürüyüş yaparken, kumsalın diğer ucunda Bridge and Tunnel diye biryer keşfettik ve şansımızın yaver gitmesi ile denizin hemen kenarında bir kulübeciği ayarladık. Sonra bir posta daha sahili geçip eşyalarımızı taşıdık ve hemen kendimizi kızgın kumlardan 35 derecelik sulara attık. Tabii serinlemek olası değil ama tüm gün denizde kalmak mümkün, benim gibi bir balığa cennet! Su altında tanıdığım o sesleri duydum ve kafamı kaldırdığımda yunuslarla yüzdüğümü fark ettim! Sahilde ise masaj yapmak isteyen, serin meyve satan ya da incik boncuk satan yerliler dolaşıyor devamlı. Hindistan'da vücudun çıplak gösterilmesi ayıp olduğu için, kadınlı erkekli Hintliler denize de sarilerle giriyor ve biz de mayolarımızla onları kikir kikir güldürüyoruz.

Şansımıza kumsalda bir avrupalı çift Hint geleneklerine göre evlendi ve biz de izledik - nerden bilebilirdim tam 6 sene sonra bir kumsal düğününün de bizim başımıza geleceğini :) Onları izlerken imrenmiştim ve işte böyle doğal olmalı herşey demiştim, hakikaten bizimki de öyle oldu. Onların fotoğrafları hala albümümde üstelik..

Goa seyahatimizin son noktasıydı ve sonrasında Bombay'a geri dönüp oradan da bahreyn üzerinden aktarma ile Türkiye'ye dönmüştüm. Dönüşümün ertesi günü 40 derece ateşle ve hayatımda yaşamadığım türden bir baş ağrısıyla yatağa düştüm ve 1 haftalık serum ve antibiyotik takviyeli dinlenmeden sonra ancak gözlerimi açabildim. Açar açmaz da günlüğümü elime aldım ve yazdıklarımı aynen aktarıyorum:

"... Yoğun bakımdaymışız, ne çıkar.. Hemen değil ama bir yolunu bulup bir an önce yollara düşmem lazım. Kimbilir belki Mayıs, belki Afrika.. Yollarda olmak öyle güzel ki..."

Ceren Musaagaoglu - 2010

Hindistan II: Rajastan


Jaipur, Rajastan eyaletinin güzel mi güzel kapısı. Agra'ya uzaklığı mutlaka-kaçan-tren ya da daha güvenli-otobüs ile 6 saat. otobüs yolculuğu tam bir macera; daracık toprak yollarda sağdan akan trafik ve 15 saniyede bir çalınması kural olan korna eşliğinde hertürlü tehlikeli manevra özellikle gerekli. Fakat bu kıpkırmızı tuğladan yapılma kırmızı-kente varıldığında tüm o macera hemen unutuluyor. Madhuban Hotel bu güzel kenti daha da güzelleştiren bir butik otel ve çok ucuz. Cennet bahçesi gibi bir bahçesi ve tertemiz bir havuzu bile var. Çevremde hoplayan sincapları da bugün bile (6 sene sonra) hatırlıyorum. Eskikent'in ortasındaki minareye tırmanılmalı, kuyumcular mutlaka gezilmeli, kıpkırmızı Wind Palace ve City Palace'a tırmanılmalı!

Jaipur'dan trenle Ajmer'e, oradan da kıvrım kıvrım dağ yollarında "Allahım bekle beni, sana geliyorum" nidaları eşliğinde otobüsle toplamda 3 saatte Pushkar'a varılıyor. Pushkar müthiş bir kent, kutsal bir kent olduğu için, hayvansal ürünler ve alkol yasak, gölü çevreleyen minik tapınaklar ve "gat" denen toplu yıkanma-arınma ve ölülerin ardından çiçek bırakma törenlerinin yapıldığı göl-köşeleri var. Fazla turist ve onlardan da fazla ot içme imkanı olduğu için, biraz hayal kırıklığı olabilir ama Super/Special Lasse (sütlü içecek) ya da çeşitli kekler, değişik bir algı eşiğinin açılması amaçlı denenebilir :) Hotel Baharatpur gerçekten "bulunulması gereken yer" ve 3 çevresi pencereli 1 numaralı oda günler öncesinden rezervasyon ile ayırtılmalı. Her köşeden gölü ve ibadet eden insanları görebiliyor, gül ve papatya tarlalarında yürüyüş yapabiliyorsunuz. Brahman tapınakları, Hinduizm ve mistik hava kentin heryerine sinmiş halde.

UNESCO'nun korunması gereken 100 kent listesinin baş sıralarında yer alan, ortaçağ kasabalarını andıran Jalsaimer'a gece yolculuğu ile varılıyor ve otobüsten inildiği anda çevrenizi saran tout denen yerel turizm acentalarının elinden bir şekilde kurtulmanız gerekiyor. Jalsaimer'da mutlaka-mutlaka-mutlaka eski kentte yani kale içinde kalan bölümde kalınmalı, tüf ve kilden yapılma evlerde, penceresiz ve yarasalarla dolu odalarda ama muhteşem bir duygu ve içebakış yoğunluğunda büyülü geceler geçirilmeli. Odanın penceresinden altın-kent ayaklarınızın altında.. Bir de kapıların boyu 1.50mt olmasa! Çarpa çarpa yamru-yumru bişiyler çıktı kafalarımızda.. Ama Jalsaimer'ın en büyük macerası devlet marijuana ofisi'nden (evet doğru okudunuz) alınan kurabiyeler oldu benim için. Etkisi hissedilmeyen kurabiyelerin kalanını masa üstüne bırakıp uyudum ve ertesi sabah gördüğüm manzara akıllara zarardı. Karıncalar kafayı bulmuş; kimi ayakta durmakta zorlanıyor, kimi yerinde daireler çiziyor.. Güler misin ağlar mısın bu hırsızların düştüğü hale!

Jalsaimer'a gelmişken, Hindistan'ın çöllerinde avare avare dolaşmak lazım. 2-3 günlük turlar otelinizden, yemekler dahil 10 Euroya ayarlanabiliyor, çöl insanları sizi alıyor, develerin sırtına atıyor, kumların üzerine serdikleri yataklarda uyutuyor, taze taze pişirdikleri yemeklerle besliyorlar. Deveye binmek çok eğlenceli, özellikle devenin oturup kalkarken ön ayakları ile mi arka ayakları ile mi oturacağı tam bir muamma olduğundan, her sefer bir öne-arkaya sallantı geçiriliyor ve develer koştuklarında da böbrek taşı falan kalmıyor bünyede. Yine de dikkatli olunmalı, bizden önceki ekipten bir çocuk deveden düşünce iki kolunu birden kırmayı başarmıştı. Pıhtı riskine karşı uçağa binemediği gibi, poposunu bile yıkayamayacak haldeydi.. Oldukça trajik bir durum!

Bir sonraki durağımız, mavi kent ya da Jodhpur. Haveli Guest House, bu kentin kesinlikle önereceğim bir oteli, güzel kale manzarası ve Thali'yi deneyebileceğiniz temiz restoranı da cabası. Mavi kentin mavi olmasının bir nedeni var elbet ve siz bunu akşam saatlerinde acı bir tecrübe ile anlıyorsunuz. Kenti sivrisinekler ele geçirmiş halde ve eski çağlarda mavi rengin sivrileri uzak tuttuğuna, ayrıca kutsal renk olduğu için sivrilerden gelecek sıtma gibi ölümcül hastalıkları da kovacağına inanılırmış. Geçen yıllarda her zaman olduğu gibi doğa savaşı kazanmış, sivriler maviye aldırmaz olmuşlar. Yine de evler ve tüm kent masmavi ve özellikleMeherangah kalesinden (majestic fort da deniyor) ve saat kulesinden görüntü muhteşem. ayrıca fala meraklı arkadaşlar da -hala hayattaysa- kalenin içindeki Mr.Sharma'ya bir uğramalı ve avuçiçlerini göstermeliler.

Rajastan'ın son durağı Udaipur. Jagat Niwas Palace ise kalınabilecek en uygun ve güzel otel ve manzarası muhteşem. Jagdish mabedi ile City Palace gezilmeli ve Lake Pichola gölünde mutlaka kayıklarla bir tur atılmalı. Gölün ortasında eski bir sarayın restore edilmiş hali olan Lake Palace Oteli biraz tuzlu fakat 2-3 gün önceden yapılan rezervasyonla akşam yemeği ya da 20$ civarındaki öğle yemeği ile eşi bulunmaz bir deneyim.

Rajastan'ı boydan boya geçmek ve tüm o kızıl-sarı-mavi kentlerin büyüsüne kapılmak, Hindistan'da olduğunuzu hissettiren sıcak ve kokular ile harmanlanmak.. Sanki dün gibi gözlerimin önünde ve yazarken bende yine gitme isteği uyandırdı, umarım sizde de!

Ceren Musaağaoğlu - 2010

Hindistan-I: Delhi, Agra ve Genel Hava


Üniversite yıllarımın büyük kısmını gitme hayalleri kurarak geçirdiğim, beni hem heyecanlandıran, hem korkutan, ama en çok da renkleri ve kokusunu bile duymadan büyüleyen Hindistan'a, 2004 yılının Şubat ve Mart aylarında yaptığım gezileri nasıl oldu da blog'uma bu kadar geç işleyebildim, bilmiyorum. Şaşkınlık ve vakitsizlik, biraz da karman çorman Bollywood filmini aratmayan notlarımı birtürlü toparlayamamak. Tembelliğime kılıf aramayalım, sonunda yazıyorum!

Hindistan koccccaman bir ülke (dünyanın 7. büyük, 2. en kalabalık ülkesi), kuzeyi ile güneyi, doğusuyla batısı ekonomik, kültürel, sosyal ve demografik açıdan birbirinden çok farklı! Bu yazımda, ilk olarak kuzey bölgeleri ele alacağım.

Hindistan bir çok alanda en'lerde; nüfus, coğrafi alan, ekonomi.. Aynı zamanda da en fakir halkın, en zor koşullarda yaşadığı ülkelerden biri. Başkent Yeni Delhi'ye İstanbul'dan karlı bir Şubat sabahı 1 gün rötarla çalkantılı, 7 saatlik bir uçuş sonrasında vardık ve bizi sarmalayan sıcak hava, kokular, renkler ve görüntülerle mest olduk. Yeni Delhi'de, sakin bir şekilde geviş getiren ineklerin arasında bindiğiniz motorlu triportör (tuktuk)la yol alırken, insanların gerçekten de sokakta doğup sokakta öldüğünü görüyorsunuz. Birçok Bollywood filminde görülen ihtişam, zenginlik ve dans, sokaklarda fakirlik, hastalık, umutsuzlukla yer değiştirmiş. Gerçek Hindistan bu, banliyölerde geçen bir hayat. İlk günün şoku, biraz üzüntüye ve tüm fakirlere sadaka dağıtmaya varıyor; fakat Hindistan'da geçen iki aydan sonra, dönüş yolunda gözlerinizde farklı bir anlamla, çok daha farklı bir Hindistan'a bakıyorsunuz. Ben size bu Hindistan'ı anlatacağım, çünkü fakirlik heryerde ve insanlar bu şartlarda şükretmeyi ve mutlu olmayı yakalayabilmişler.

Yeni Delhi'ye öksüre öksüre, ağır bir griple vardım ve 2 ay boyunca hastalıktan kurtulamadım. Hiçbiryerimde birşey yoksa bile devamlı boğazım ağrıdı durdu. Önerildiği halde, yanımıza aldığımız sıtmaya karşı ilaçları, depresyon belirtilerine neden olduğu için kullanmadık. fakat daha tehlikeli hastalıklar için (sarı humma, çeşitli menenjitler) gitmeden önce bir seyahat doktoruna görünmekte ve aşıları olmakta fayda var. Seyyar cibinliğimiz, çeşitli sinek kovucular ve kapalı şile bezi kıyafetler kullanmak gezi sırasında bize yeterli oldu. Musluk suyu, buzlu içecekler, sokak arası satıcılarından uzak durmak, meyve-sebzeyi soyarak yemek de doğu ülkelerinde hayat kurtaran önlemler. Yine de 2 ay boyunca birkaç mide sorunu, ishal ve sıcak çarpması yaşadık, bundan kaçış yok. Yerel halkın bulduğu yerel çözümlere güvenmek lazım.

İlk güzel süpriz, Delhi'deki ufak ama rahat otelimizin (adı şanlı Broadway Hotel) resepsiyonistinin yolladığı naneli-kekikli çaydı ve beni Rajastan'a kadar zımba gibi ayağa dikti. O gazla hemen Jama Camii'ni, yerel pazarları, RedFort'u ve Connaught Palace'i gezdik. Aralarda tuktuk ya da rickshaw denen motorize tripodları kullanmak çok heyecanlı ve eğlenceli, ayrıca ucuz bir yöntem. Delhi'den Agra'ya Taj Expres ile 2.5 saatte varılıyor ve Şah Cihan'ın karısı Mümtaz Sultan'ın ölümünden sonra yaptırdığı o şahaseri, Tac Mahal'i gördük. Bahçesinde gezmek, rüzgarı dinlemek, mermerin ılığında kıpkırmızı güneşi batırmak muhteşem tecrübeler. Ayrıca asit erozyonunun önlenmesi için 11.000m2'lik alana motorlu taşıt sokulmuyor ve bu da Hindistan'ın ortasında mis gibi havası olan tertemiz ve sakin bir "kurtarılmış bölge" ye sahip olmayı sağlıyor. Ayrıca mermerler şimdilerde kimyasal sıvılarla temizleniyor ve korunuyor. Hintliler tarihi ve doğal güzellikleriyle gurur duyuyor ve korumayı biliyorlar.

Hintliler çok gururlu, tarihleri ve kimlikleriyle övünen bir halk. Kendilerine özgü alınganlıkları ve neşeleri var. Adetlerini öğrenmek, yerel halktan bir iki kelime kapmaya çalışmak, güleryüzlü olmak ve insanlara güvenmek size çok kapılar açar. Sizi Japon sanabilecek derecedeki saflıkları, sokağın ortasına kaka yapabilecek kadar doğal yaşamları, acil durumlarda tuvalet kağıdını 10 katına satabilecek kadar kurnazlıkları.. Bunların hepsi bir ömür boyu belleğinizde kalacaktır.

Hindistan'ı yaşamak, koklamak, dinlemek, tad almak demek. Birbirinden keskin baharatları, lezzetli yemekleri, heryeri çiçeklerle süslemeleri, içilen çaylar, sıkılan eller, gülümseyen gözler.. Sadece fotoğraf makinası değil, ses kayıt makinası da götürmeniz gereken ülkelerden, Hindistan. Çok ucuza, çok güzel yaşayabileceğiniz; aynı zamanda çok büyük paralar harcayarak perişan olabileceğiniz biryer. Azla yetinebilen, eve dönerken yanında yeni dostlukları, hatıraları ve fotoğraflarını taşımaktan başka birşey beklemeyen, hayata gülümseyerek bakabilen ve dakik-düzenli yaşamı elinin tersiyle itebilen seyyahlar için muhteşem bir ülke. Yeni tecrübelere açık olmak, trafiğin en kopma noktasında bile sakinliği, sükuneti korumak, gördüklerini gerçekten o anda yaşamak ve tarafsız şekilde hafızaya atabilmek, dilencileri, hırsızları ve hastalarıyla bir ülkeyi kabul edebilmek ve sevebilmek, Hindistan'a gitmenin ve gittiğinde de güzel vakit geçirebilmenin temel koşulları, olmazsa olmazları..

Ceren Musaağaoğlu - 2010.

24 Ağustos 2010 Salı

İran


2004 yılının soğuk bir Ocak ayında yaptığım İran gezisine dair aklımda kalanları, seyahat notlarım ve wikipedia'nın günlük gerçekleri ile karşılaştırdım ve 6 sene sonra yazmaya çalıştım. Bu 6 senede İran'da ne kadar çok şeyin değiştiğini; özellikle gittikçe aşağılara inen başörtülerini, kadın haklarına dair yükselen sesleri ve politik açılımları ben de şaşırarak okuyorum ve yazıyorum.

2004 yılında İran'a gitmek, 2.5 aylık Hindistan gezisi öncesi aslında 10 güne sıkıştırılan ve son dakikada verdiğim bir karardı. Asıl fikre göre karayolundan Hindistan'a ulaşmayı ummuştuk fakat bölgedeki siyasi gerginlikler nedeniyle aradaki ülkelerden (Pakistan ve Afganistan gibi) geçiş yapılamadığı için geziyi ikiye bölmüştük. Ne yazık ki aradan geçen 6 senede durum hala değişmedi, hala karadan Hindistan'a geçmek, Türk-i cumhuriyetlere geçmeden mümkün olsa da, güvenli değil.

İran; ya da 1935'ten önceki ismiyle Persia; tarihi MÖ 2800 yıllarında başlayan çok köklü bir uygarlık ve 1979'dan beri İslam Cumhuriyeti adıyla ve 74 milyonluk nüfusu ile batı dünyasına kafa tutmaya devam ediyor. 2004 senesinde sırtta çanta, altında uzun palto, başta başörtüsü ile seyahat mümkündü, fakat sol ele takılan bir yüzük, insanların size daha güvenle yaklaşmasına ve kadın olarak daha rahat etmenize olanak sağlıyordu. Batı ambargosu nedeniyle, İranlıların çoğunun batı imajı kaçak filmlerden gördükleri hollywood sarışınları ile ilintiliydi ve bu nedenle gezgin kadınlar tek başlarınayken erkekler tarafından rahatsız edilebiliyordu. başkent Tahran'da benim de kendimi tedirgin hissettiğim zamanlar olsa da, güneye indikçe bakışların yumuşadığını ve hoşgörünün arttığını hissettim.

Başkent Tahran, çirkin bir kent. Yol yorgunluğunu atmak için ve "amerika'ya hayır" pankart ve duvar resimlerini görmek için sokaklarda yürünebilir. Cuma günü dini tatil olduğu için, şehir daha sakin bir havada gezilebildiğinde biraz daha az gürültülü ve rahatmış gibi düşünülüyor. tahran, açık ara gördüğüm en çirkin ve iç karartıcı şehirdi ve dakikada 178 kere başımdan kayan başörtüsü nedeniyle iyice sinir bozucu oldu. kısacası ben birşey anlamadım bu şehirden.. Neyseki ilk günkü memnuniyetsizliğim ertesi gün Esfahan'a varınca tamamen değişti. Esfahan'a akşam üzeri, çok güzel bir yoldan geçerek, dağları aşarak, kıvrıla kıvrıla vardık. Bugün bile o güzelim karlı dağlar ve yeşil ovalar zihnimde canlı. İmam Hümeyni (ya da Naghsh-e Jahan) meydanı, kentin UNESCO koruma listesinde de yer alan, gerçekten görülmesi gereken, dünyanın ikinci büyük meydanıdır. Bol bol çay ya da şişa (nargile) keyfi yapılabilir, şehirdeki diğer 3 turistle (2004 yılında ortalama turist sayısı, gerçekten..) kaynaşılabilir, kollarında duran şahinlerini sevebilir, yerel halkın akşam yemeği ya da evlerinde çay davetlerini kabul edebilir, Sheik Lotfollah camii'nin güzel çinilerine hayran kalabilir ve gün batımında mozaiklerin rengini izleyebilirsiniz. Meydandaki diğer bir camii olan Emam camii açık avlusu ve ortadaki havuzuyla gerçekten güzel ve Ali Qapu sarayının üst katındaki manzara uzun yıllar akıldan çıkacak gibi değil. Akşam yaptığımız bir taktik hatası sonucunda "Yoghurt koresh" isimli kuzu etinden yapılan yoğurtlu, şekerli ve safranlı bir yerel yemeği yedik.. Hakikaten kötüydü, görüntüsü bugün bile gözümün önünde. geceyi kurtaran dağ çilekli safranlı pilavdı ve İran'da ne yapın edin, her çeşit pilavı mideye indirin!

Esfahan'a göreceli olarak yakın sayılan küçük dağ kasabası Kashan'a bir araba kiralayarak günübirlik bir gezi yapmanızı öneririm. Manzara ve köy adetlerini deneyimlemek için birebir. Şiraz, İran'ın bir başka cennet köşesi. kentin 3te 2si pazar yerleriyle kaplı ve iklim ılıman olduğu için her evin avlusunda üstü mandalinalarla kaplı ağaçlar var. Esfahan'dan yol 7.5 saat sürüyor ama görüp görebileceğiniz en güzel dağ manzaralarının ve keçi sürülerinin arasından geçiyorsunuz. Otobüsler rahat ve güvenli, insanlar misafirperver ve çok samimi. Şiraz'ın önemi tabii ki tarihi Persepolis kenti ve Nekropolis alanları. Kesinlikle tur alınmasını öneririm, çünkü tarihi ve hikayeleri uzmanından dinleme şansını yakalıyorsunuz ve Perslilerin tarihi anlatırkenki haklı gururunu da görmüş oluyorsunuz. Rehberler genellikle üniversite öğrencisi ve masraflarını bu şekilde çıkardıkları için bahşişi bol tutmada sakınca olmamalı.

İran bir zamanlar sahip olduğu Pers medeniyetinin tırnağı bile olamamış bir medeniyet, üstelik oldukça agresif dış politikaya sahip. Fakat insanı çok sıcak, misafirperver ve batıdan gelen herşeye de bir özlem duyuyor. İran'a gelirken yanınızda çocuklara ve evine davet edenlere verebileceğiniz küçük hediyeler getirin. İrandan giderken bir yumuşak helva türü olan Gaz'dan alın. Persepolis'e hayran kalın, Esfahan'ın meydanlarının, çimenlerinin, çay evlerinin keyfini çıkartın. Ve dönerken de özgürlüğünüze, rahatlığınıza şükredin; özellikle bir kadın olarak!