27 Ağustos 2014 Çarşamba

Cote D'Azur: Şık ve lezzetli Fransız

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi, arabamıza atlayıp Münih'ten Akdeniz'e kavuşmak için 7 saatte 5 ülke aşarak İtalya'ya varmıştık. 4 günlük muhteşem bir şarap ve İtalyan lezzetleri eşliğinde bol yürüyüş ve bol ılıman iklimle kucaklaşma molasından sonra, yine arabamıza atlayıp bu sefer de 5 saatte 2 ülke daha geçerek (itiraf edeyim, Monako'da sabahın o saatinde grandtuvalet giyinmiş, boya küpüne batmışçasına makyajlı ve sevimsiz insan evlatlarına şaşırma nedeniyle, AB'ye inat bu tuhaf ülkeyi 1/2 ülke saymak hissiyatı içindeyim!) Fransa'nın ünlü Cote D'azur sahiline vardık.

İtalya'dan sadece bir taş atımlık uzaklıktaki bu sahil, İtalya ile Fransa arasındaki bakış açısının dağlar kadar farklı olması nedeniyle sanki birbirinden kilometrelerce uzak iki farklı ülke gibi. Oysa coğrafya açısından çok da farkları yok, masmavi deniz, kilometrelerce ev ev ev dolu sahil, rengarenk dondurmalar, zeytinlikler, üzüm bağları.. Neredeyse aynı. Tek farkı; sanırım Fransa biraz daha şık, biraz daha özenli, biraz daha "zengin ve kültürlü" duruyor. Ve evet, biraz daha pahalı.

Konaklamayı seçtiğimiz bölge yani Grasse; turistik sahilden daha kuzeyde, dağlık alandaydı ama turizm açısından İtalya'dakinin aksine, dağlık alandaki köyler çok daha kalabalık ve "modern". Daha doğrusu, tarihi doku son derece güzel korunmuş olduğu için, kendinizi ortaçağda bir şatoda konaklıyor gibi hissediyor, aynı zamanda da 21.yy'ın tüm teknolojisine sahip olduğunuz lüks bir tatil geçiriyorsunuz. Grasse; Fransa'nın parfüm başkenti. Belki Patrick Süskind okuyucuları "Koku" romanından da hatırlarlar. Geceleri ortaçağ kasabası ruhu tabii ki hafif ürpertici oluyor ama gün doğumu ve gün batımında o güzel kahve kızıl evler, yemyeşil bahçelerin arasında mütiş romantik, gerçekdışı bir güzellik sunuyor insana. Grasse'ın biraz uzağında Le Bar sur Loup köyünde kaldık ve bu köyde ortaçağda verilen bir davette, tüm davetlilerin esrarengiz bir şekilde ölmesi sonucunda, efsaneye göre hala geceleri hayaletleri dolaşır dururmuş sokaklarda (biz göremedik kendilerini). Ama gün boyu güneşin sıcak etkisi kerpiç evlerin ve taş sokakların köşelerinde dolaştı durdu.

Bölgeyi karış karış gezmek, sahile hiç inmeden ve sıkılmadan günler sürüyor. Mutlaka yapılması gerekenler arasında tabii ki Trüf mantarı (toplanma sezonu genellikle Eylül ayı) dokunuşlu çeşitli Fransız yemeklerini tatmak da var. Özellikle İtalyan mutfağının etkisiyle, çeşitli makarnaların Trüf mantarı ile taçlandırılması tam bir damak şöleni sunuyor. İsterseniz, yandaki gibi bütün mantarları da alabilir, kendi mutfağınızda deneyebilirsiniz. Ayrıca Akdenize özgü enginar, patlıcan ve deniz ürünleri, Fransız mutfağının diğer gözdeleri. Özellikle Grasse'da sokak mutfağını da denemenizi öneririm.

Fransız mutfağı benim damak tadıma biraz fazla yağlı ve soslu gelse de, tatlılarına diyecek sözüm yok tabii. Fransızlar gibi güne şekerli tatlarla başlayıp, peyniri sadece yemek sonrasında tatlı yerine yemek benim tercihim değil ama denenebilir (yemek sonrası yenen peynirin ayrıca dişlerin korunmasında yardımcı olduğu da söyleniyor). Bölgede özellikle pastaneler ve şekerleme fabrikaları turistik turlar düzenliyor ve hem işin ustalığını öğrenebilir hem de ondan bundan tadarak mükellef bir ziyafet çekebilirsiniz.

Tabii ki yeme içme dışında, parfümerileri gezebilir ve kendi teninize uygun tasarlanmış kokuları seçebilir, satın alabilirsiniz. Ayrıca Nice, Cannes ve diğer ünlü turizm merkezlerine yakınlığıyla da günü birlik kültür, alışveriş ve yaşam tarzı turları için ideal bir bölge. Kısacası, şık ve lezzetli Cote D'Azur'un alımlı ve marur bölgesi Grasse; oldukça romantik bir tatil için de, görme ve tat alma duyusuna yaşattığı festival için de, Ortaçağ'ı konforlu bir şekilde düşlemek isteyenler için de ve hatta alışveriş ve pop kültür çılgınları için de farklı turizm seçenekleri sunduğu için, herkesi tatmin edebilecek bir bölge. Görülmeli, deneyimlenmeli..

(c) Ceren Musaagaoglu Schubert - Ağustos, 2014

Piemonte: İtalya'nın şarap merkezi

Avrupa'da bu Ağustos 15-18 derecelerde gezindi, 20'lerin üzerine çok nadir çıktı, devamlı bulutlu, yağışlı, uzun kollu, çoraplı bir yaz geçirdik.. Derken; meğerse bu durum hiç de böyle değilmiş Alpler'in güney yanında! Meğerse o bulutlar, o yağış, o yaz demeye bin şahit isteyen hava Alp'lerin iç tarafında asılı kalmış, bizi esir almış da güney ellerde ağustos böcekleri, sıcacık güneş, masmavi denizin hakimiyeti sürer gidermiş.. Ah be Akdeniz.. Bu sefer Münih'ten arabamızla sabahın 4'ünde ayrıldık, tam 7 saatte 5 ülke geçtik ve öğle yemeğine İtalya'nın Piemonte bölgesine yetiştik. Sabah erkenden sisli ve puslu Avusturya'ya bir göz kırptık, hafif yağmur çiseleyen Lichtenstein'da zaruri ihtiyaç ve çay molasını takiben İsviçre'ye daldık, benzin fiyatları yüzümüzü güldürünce depoyu da fulledik ve ver elini Akdeniz güzeli, İtalya! Evet 5 ülke işte, Lichtenstein'ı AB tam ülkeden sayarken, biz niye 1/2 sayalım?!

Piemonte; İtalya'nın Fransız etkisindeki, bağcılık ve şarapçılıkla ünlü, sevimli mi sevimli, dağlık bayırlık, yemyeşil bir bölgesi. Bağcılık derken, abartmışlar, yer gök bağ, tüm tepelikler, tüm ovalar, mümkün olan her santimertekare şaraplık üzüm bağlarıyla örtülü. Ağustos'ta, daha üzümler yeni yeni olgunlaşmışken, bağ bozumuna ooo-hooo çok varken, bölgenin keyfine doyum olmuyor.

Piemonte'de 4 gün kaldık, klasik bir bağ evinde konakladık. Aile gündüz üzüm bağında çalışıyor, akşam bizimle yemek yiyor, kahvaltı uyandığımızda hazır, bahçedeki erik ağacının ulaşabildiğimiz dalları emrimize amade, öğle uykusunda istersen terastaki divanda, istersen bahçedeki hamakta, istersen odanın efil efil perdeleri uçuşuyorken şekerleme yap, karışan yok, soran yok.. İster akşam gün batımında açarsın bir şişe şarap, damakta o kekremsi, hafif kuru ve meyve tadı.. Alırsın bir kitap eline, üç sayfa, bir yudum, iki sayfa, bir yudum.. Sessizlik, hafif akşam esintisi, birkaç sinir bozucu sivrisinek (her gülün bir dikeni..)

Kaldığımız köy Santo Stefano Belbo - ki özel bir köy değil, binlercesinde aynı şekilde konaklayabilirsiniz - ufacık, içinde bir pizzacı (gerçekten de Big Mama! hazırladı incecik hamur üzerine bol malzemeli pizzalarımızı), bir dondurmacı, çocuklar için bir atlıkarıncası olan ufak bir meydandan ibaret bir köyceğizdi, yetti de arttı bile. Zaten yapılacak tek şey, köy köy gezmek, şarap tatmak (özellikle Barolo köyü şarapları oldukça ünlüdür ama köyden kazıklanarak almak yerine herhangi bir süpermarketten de alabilirsiniz), İtalyan rahatlığının, ağız tadının, geçmeyen zamanın keyfine varmak. Tatil = Yavaş zaman.

Bölgede Bizans ve Frank etkisi oldukça yoğun hissediliyor. Ama kimsenin bu bölgeye tarih için geldiğini sanmıyorum. Şarap seviyorsanız, şarap bağlarının arasında romantik bir haftasonu kaçamağı ya da sakin bir hafta geçirmek istiyorsanız, Ağustos sıcağında hafif esintili, insanı bunaltmayacak derecede güneşli ve İtalya'nın neşesi ile Fransa'nın şıklığını bir arada yaşayabileceğiniz bir ufak köyler topluluğu arıyorsanız; Piemonte sizi büyüleyecektir. Ha bir de son hatırlatma; yürüyüş ayakkabılarınızı yanınıza alın çünkü dağ tepe tırmanmalık, bağlara dalmalık, dalından meyve sebze atıştırmalık (izin alarak tabii, emeğe yazık!) ve özellikle çakırkeyfken bol engebeli bir bölge burası :)

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert - Ağustos, 2014.

26 Ağustos 2014 Salı

Endülüs: İspanya'nın beyaz köyleri

Mayıs ayında, henüz yaz bastırmadan ama serin geceler yerini insanı ısıtmaya başlayan gündüzlere bıraktığı zamanda, uzatılmış bir haftasonu kaçamağı için İspanya'nın Endülüs (Andalucia) bölgesi ne kadar isabetli bir seçenekmiş! Bunca senedir çok yakınımda, oysa bir türlü gidip de görmek kısmet olmamıştı. Vakit ve para az olsa da, romantik ve dinlendirici bir tatil yine de mümkün; işin sırrı, internette azıcık dolaşmak, biraz araştırmak, uygun fiyata uçak bileti şansını yakalamak, iki üç parça eşyayı küçük bir bavula atıp, fazla düşünmeden yola koyulmak. Ve işte günün ilk ışıklarıyla Endülüs özerk bölgesindeyiz..

Endülüs, İspanya'nın güneyinde, aslında oldukça kalabalık nüfuslu ve zengin bir bölge. Başlıca şehirleri Sevilla, Malaga, Cordoba, Cadiz ve tabii ki Granada. Daha önceki bir seyahatimizde Sevilla'da zaman geçirdiğimiz ve çok sevdiğimiz halde (tıklayarak okuyabilirsiniz), bu sefer seyahatimizi Granada ve Cordoba bölgelerine odaklamayı ve özellikle Beyaz Köyleriyle ünlü dağlık bölgede zaman geçirmeyi tercih ettik. Malaga'nın deniz kıyısı konumu, özellikle Costa del Sol (Güneş Sahili) diye anılan kıyının turizm merkezi olması aslında Mayıs ayında turistlerin genelini bu bölgeye çekiyor, özellikle Nerja bölgesinde denize girebilir, sonra basamakları tırmanıp Balcon De Europe'da nefis bir akşam yemeği ya da dondurma keyfi yapabilirsiniz. Yine de, fazla deniz güneş turist istemezseniz, bizim gibi dağlık bölgede sessiz, sakin, huzur dolu ve yeni açan çiçeklerle mis gibi kokan bir tatil yapabiliyorsunuz.

Tabii ki bölgenin en önemli turizm merkezi El Hamra (Alhambra) Sarayı ve Cordoba çevresindeki diğer İslami dönem eserleri görülmeye değer. El Hamra Sarayı'nı gezmek için 1-2 ay önceden internetten bilet almanız gerekiyor, yoksa "o sabah gider, biletimi alır gezerim" gibi bir seçenek ne yazık ki mümkün değil. Gerçekten gerek bahçesi, gerek sarayın içi muhteşem ve çok da iyi korunmuş. Tüm bir günü saray ve bahçesini gezmeye ayırmanız yerinde olur. Cordoba Camii ve Jaen'deki hamam da mutlaka görülmesi gerekenler arasında. Düz tarih okumayı sevmeyenler için özellikle Ildefonso Falcones'in tamamen bu bölgede, ortaçağda geçen romanları "Deniz Katedrali" (Cathedral of the Sea) ve "Fatıma'nın Eli" (Hand of Fatima) hem keyifli, hem rahat, hem de heyecanlı okumalar, mutlaka öneririm. Özellikle bu romanları okuduktan sonra seyahat ettiğiniz her köşede sanki tarihi yeniden yaşıyor gibi oluyorsunuz. Çok keyifli.

Huelva, Cadiz ve çevresindeki Beyaz Köyler, mutlaka görülmeli. Biz çok cüzi miktara bir araba kiraladık ve köy köy gezdik, kesinlikle tavsiye ederim. Her bir köyün kendine has bir lezzeti, bir manzarası, bir geleneği mutlaka olduğu için, kesinlikle bir süre sonra rutine bağlamıyor ve sıkılmıyorsunuz. Köyler arasında "Ronda" özellikle fotoğraf meraklılarını cezbedecektir. Bir de küçük ipucu, oturduğunuz kafe ve restaurant'larda hemen yemek sipariş etmeyin, içtiğiniz her içecekle yeni bir tapas (klasik İspanyol atıştırmalıkları, bizdeki meze gibi) geliyor. Sadece içkileri ödeyerek de baya bir doyabiliyorsunuz :) Ama İspanyol tadlar denince, tabii ki tapas dışında Gazpacho, Serrano Jambonu, kavrulmuş bal-badem ve tatlı olarak bizdeki lokmayı andıran Churros ya da Merengadas bezeleri mutlaka denenmeli.

Endülüs, özellikle yaz başında doğası ve tatlı havası ile gerçekten de insanı kendine hayran bırakıyor. İster bizim gibi uzatılmış bir haftasonu kaçamağı yapın, ister daha uzun ve ayrıntılı gezin, her şekilde geçirdiğiniz zamanın tamamı sizde hoş anılar bırakacak. İspanyol insanının sıcaklığı, yaşam zevki, canlılığı, neşesi ve şık ve özenli hizmet ve misafirperverliği sizi kuşatacak, kendinizi "evden uzakta ama yine de evde" hissetmenizi sağlayacak. Kısacası, ister turizmin tam göbeğinde, ister sakin ve huzur dolu dağlık bölgede kalın, her anlamda dinlenecek, yeniden enerjiyle dolacaksınız. Sıcaklar henüz bastırmadan, kışın yükünü atmak ve yaza merhaba demek için ideal zaman ve ideal mekan; Endülüs. Mutlaka görülmeli..

(c) Ceren Musaağaoğlu Schubert - Mayıs, 2014.

25 Şubat 2014 Salı

Seyşeller

Seyşeller denince aklıma hep böyle balayı çiftleri, 35. yıldönümünü kutlayan yaşı olgun ruhu genç çiftler gelirdi de; hiç bir zaman 7,5 aylık bebekle Seyşeller'e gidebileceğim ve hatta bu ahval ve şartlarda romantik ötesi bir tatil geçirebileceğim ve dinlenip, eğlenip dönebileceğim aklıma dahi gelmezdi. Mümkünmüş! Biz iki deli gezgin, bu sefer 3 deli gezgin olduk. Bebekle ilk bağımsız gezimizi de Seyşeller'e yaptık.

Tipik deniz, güneş, kumsal, amazon ormanlarının küçük ölçekteki göz alabildiğine yemyeşili, bol ve taze balık, pembe kızıl gün batımları, yakamozlar.. İşte aklınıza ne gelirse, Seyşeller'de hepsi ve kitç tabirle daha da ötesi var. Balayı çiftlerini de, çocuklu çiftleri de, tek başına tatile çıkan özgür ruhları da (hatta Somali'de korsan kovalayan Türk donanmasının askerlerini de - gelicem oraya birazdan) mutlu edebilecek bir rüya adalar grubu Seyşeller. Gidin, görün. 35. yıldönümünüzü beklemeyin :)

Emirates A380 ile düştük yola. Uçak hakikaten kocaman, içinde barlar, gezinme yerleri, rahat alanlar var. Başlıbaşına bir deneyim. Bizim buradan (Münih) Seyşeller 14 saat sürüyor (5 saat Dubai, 4 saat aktarma, 5 saat Seyşeller) o nedenle bu koca uçak, bol bol ayak mesafesi, güleryüzlü Emirates tayfası gerçekten seyahat yaşam kalitenizi arttırıyor. Özellikle çocukla seyahat ederken, bu kocaman ve tonlarca ağır şey nasıl böyle hafifçe uçuyor, bak şu Allahın işine diye düşünmemek elde değil yahu. Seyşeller'de Mahe havaalanına inişse pek maceralı oldu. Ben tropik tatile hazırlamışım kendimi, böyle turkuaz sular üzerinden geçerek yemyeşil bir vadiye ineceğiz derken inişte siyah bulutların içine daldık ve şakır şakır yok hatta patır kütür yağan tropik yağmurla karşılandık. Nasıl yani?! Ya Münih'te hava daha güzeldi, benim surat asıldı.. Tüm gün yağdı o yağmur, asla dinmedi, azalmadı, eyvah dedim, krem peynir gibi geldik, aynen döneceğiz. Al sana Şubat ayında yapılan tatil. 24 saat yağdı. Şakır şakır, hani yarım saat o şekilde İstanbul'da yağsa kent valla Atlantis'e döner.. Biz de ilk 24 saat yatakta kaldık, odanın nimetleri ve uykudan faydalandık. Ama ertesi sabah.. Ah o ilk sabah.. O gün doğuşu, o sıcacık güneş, o okyanus sesi, o mavi, o yeşil, o turkuaz! Ve sonraki 17 gün boyunca bir damla yağış olmaması.. Cennet.

Seyşeller Mahe, Praslin ve Denis adalarını içine alan İç adalar ile Amirantes, Alfonso ve Aldabra adalarını içine alan Dış Adalar'dan oluşuyor. Ekvatorun 7' güneyinde ve tropik iklim nedeniyle yaz kış aynı derecelerde (gündüz 34, gece 26, deniz de minimum 25) seyrediyor. Konumu nedeniyle tayfun ve siklon almadığı için her mevsim gidilebilir. Kaldığınız adaya bağlı olarak dalış, şnorkel ve deniz sporlarının yanısıra rüzgarlı bölgelerde sörf de yapılabiliyor. Biz 7,5 aylık kızımızla ilk seyahatimiz olduğu için, ulaşım rahatlığı, konaklama, yeme içme, hastanelerin ve teknolojik hizmetlerin varlığı ve rahatlığı nedeniyle ana ada olan Mahe'de kaldık ve kesinlikle tavsiye ederim. Praslin ve Denis'e feribotlarla kolayca ulaşabileceğiniz gibi sadece Mahe bile tüm bir tatil boyunca sıkılmadan zaman geçirebileceğiniz bir yer. Ayrıca diğer adalardaki kadar muhteşem bembeyaz kumlu plajlar, turkuaz deniz, lüks oteller ve restoranlarla donanmış.

Mahe'nin ve ülkenin başkenti Victoria, alışveriş için ideal. Eden Island bölgesinde deniz doldurularak inşa edilmiş lüks villalar ve Batı standardında alışveriş merkezleri mevcut. Ayrıca balık pazarı ya da açık pazarlardan sebze, meyve ve balığın en tazesini günlük temin edebilirsiniz. Adanın çevresini arabayla dolaşmak 3 saat alıyor, minibüsler ve taksi mevcut olsa da günlük 30-35 euro'ya kiralayacağınız araçlar son derece akıllı bir seçim. Bu sayede her sabah, her akşam ayrı ayrı plajlara gidebilir, bir gittiğiniz kumsala 15 gün bir daha uğramayabilirsiniz. Bu arada turistlerin bilmediği bir küçük ipucu; Mahe'de son derece lüks otellerin plajları halka açık. Böyle bir kanun var. Yani geceliği 4000 Euro'ya kadar çıkabilen Maia Beach Resort'un ya da Four Seasons'un plajını ve denizini bedava kullanma hakkınız var. Bomboş, bembeyaz kumsallar..

Bazı plajlar gün boyu gel-git nedeniyle bir kabarıp bir çekilen deniz suyuyla sizi şaşırtabilir, eğer denizin orta yerinde su ayak bileklerinizde kalıyorsa, birkaç saat sonra tekrar gidin bakın, boyunuzu geçmiş olabilir! Bu arada tabii bele kadar su olan plajlar da var, dev dalgalarla kulaç kulaç boğuşacağınız plajlar da. Benim tavsiyelerim; güzel bir yüzme keyfi için adanın Batı tarafındaki Maia Resort'un bulunduğu Anse Boileau, Four Seasons'un bulunduğu Petit Anse ve turistlerin %95'nin konaklama tercihi Baie Beau Vallon. Yok ben suya girer, belime kadar gelen dalgasız suda oturur tavla falan oynarım derseniz de, doğu taraftaki Anse Royale, Anse Takamaka ideal. Bizim gibi ufacık gizli ve biraz hırçın kumsallardan hoşlanıyorsanız, adanın kuzeyindeki Northeast Point civarında patika bir yolla inilen ufacık kumsalları ve Carana Beach'i kesinlikle öneririm. Bir de batı kıyıda National Park girişinden hemen önce yine anca dikkatli gözlerin seçebileceği ufacık bir kumsal daha var. Ama tabii ki en güzeli, atlayın arabaya, tek tek tüm kumsallara gidin. Genellikle koca kumsalda bir tek siz olacaksınız, şaşırmayın. Yerel halk sadece cumartesi pazar gğnleri yüzüyor, onda da otellerin kumsallarına pek gitmiyorlar. Edindiğimiz dostlar bunun kendi halklarına yönelik ayrımcılıktan kaynaklandığını söylediler, üzüldüm. Biz beyaz derimizle turist olarak heryere girelim, yerel halk giremesin. Ayıp oldu Seyşeller..

Bir kötü nokta da pahalılık. Herşey inanılmaz pahalı. Uçak biletinden konaklamaya, yeme içmeye herşey Batı'nın 2-3 katı. Çok kaba bir hesapla, bizim 2 kişi ve 1 bebek toplam maliyet herşey dahil 4000 Euro oldu ve bu gerçekten bir başarı. Konaklama için günlük 100-120 euro'ya beach chalet, pansiyon, self catering ya da bizimki gibi aile yanı türü biryer bulabiliyorsunuz. E adı Seyşeller, olacak o kadar diyebilirsiniz ama bağımsız gezginler için biraz sıkıntılı bir durum bu. Bebekle gidecekler için, bir de alıştığınız bebek bezini ve mamayı yanınızda götürmenizi öneririm. Biz biraz zorlandık bu konularda. Markalar Batı'dakiler gibi kaliteli değil, Afrika'dasınız sonuçta. Yeme içme için kendiniz de alıp pişirebilirsiniz, Victoria İskele'deki balıkçılar muhteşem, ücretler uygun. Ya da doğu sahildeki Kaz Kreol'den ya da batı sahilindeki Baobab Pizza'dan bol deniz ürünlü pizza alıp kumsala oturabilirsiniz, oldukça romantik ve lezzetli. Adanın ünlü yemeği Ahtapot Köri, denemek içinse benim önerim Beau Vallon'daki La Plage restoranı, denize sıfır, gün batımı ayaklarınızın altında. Adanın Rum'u ve alkolsüz tercih edenler için Hindistan cevizi suyu da ünlü tabii.

Seyşeller'de dalış ve su sporları yanında yoğun ve sık orman örtüsünü ve inişli çıkışlı parkurlarda tropik ısıda yürümeyi göz önüne alırsanız, trekking turları da var. Ya da arabanızın klimasının konforu eşliğinde kıvrım kıvrım yollara düşebilir, kendinizi Lost'taki Dharma istasyonları arasında direksiyon sallarmış gibi falan hissedebilirsiniz. Görmeden gelmeyin diyeceklerim arasında tabii ki sadece Seyşeller'de yetişen kocaman ve popo şeklindeki muzır ceviz, koyun büyüklüğünde dost canlısı kaplumbağalar, White Bank bölgesinde dalış, çarşamba günleri kurulan Labrin Pazarı ve her gün bir başka kumsalda denize girmek var. Kaçırmayın!

Turistlerin çoğu Batı sahilini tercih etse de, bence Doğu sahili çok daha yerel ve samimi. Zaten araba ya da dolmuş tipi minibüslerle istediğiniz an istediğiniz yere rahatça ulaşabiliyorsunuz. Bizim evlerinin teras katını paylaştığımız aile beyaz bir Alman ile siyah bir Seyşelli çift ve 4 yaşındaki sevimli melez kızları, 4 adet köpekleri, 3 adet kedileri, 12 adet guineapigleri ve 1 adet kaplumbağalarından muzdarip şeker mi şeker bir aileydi. Kocaman bir teras katı, iki oda, mutfak, banyo ile muhteşem okyanus manzarası vardı. Gecesine 4000 euro vermeden de aynı kumsallarda yüzerek, güneşlenerek, aynı kalitede yemekler yiyerek (hatta çoğu zaman ev yemeği) inanılmaz güzel bir tatil geçirdik. Seyşel halkı yabancılara karşı çok açık, yardımsever ve güleryüzlü, aynı zamanda son derece gururlu ve kendilerini beğenen insanlar. Mavi gözlü zenciler falan var aralarında, yani inanılmaz güzeller.

Tatilin en komik anı, etrafta birden bire birsürü Türk erkeğinin belirmesi oldu. Ben bu acaip gruba bir anlam veremedim ama sohbet ederken anladık ki, bunlar meğerse bizim donanmanın elemanlarıymış ve Somali'deki korsanlara karşı bölgede devriye geziyorlarmış. O hafta izindeymişler, tüm bir gemi dolusu donanma askeri Seyşellerdeydi yani.. Enteresan di mi, o kadar uzağa gidip bu kadar Türk'ün arasına düşmek :)

Uzun lafın kısası; Seyşeller cennet, hem de balayına da, 35. yıl kutlamasına da, sırtçantalı turiste de, bebekli ve çocuklu ailelere de konforlu, eğlenceli ve dinlendirici bir tatil garanti eden bir cennet. Gidin, görün, böyle bizim gibi yumoş yumoş dönün :)

Yazı ve fotoğrafların tüm hakları: Ceren Musaağaoğlu Schubert - Şubat 2014.